Browsing "Older Posts"

  • Temmuz – Hasan Hüseyin Korkmazgil

    Ekleyen: Sadık Doğan → 31 Mayıs 2015 Pazar
    Bir oğlum olacak adı temmuz
    uykusuz
    korkusuz
    beter mi beter
    ben beynimi satarak yaşıyorum
    o benden proleter
    bir oğlum olacak adı temmuz
    karataşın göbeğinde aşk
    karataşın göbeğinde barış
    karataş çatladı çatlayacak
    bende bitmeyen kavga
    onda yeniden başlayacak
    bir oğlum olacak adı temmuz
    öfkede benden fırtına
    sevgide deniz
    ne samanyollarının ulu kervanları susuzluğumun
    ne kutupşafaklarında tanrılaşması ilkelliğimin
    temmuz gibi sıcak ve bereketli
    temmuz gibi uçsuzbucaksız
    bir oğlum olacak adı temmuz
    dilinde en güzel sesi türkçemin
    kulağı en yiğit şarkılarla delik
    korkak bir merakla değil yıldızlı karanlığı
    vivaldi’yi dinler gibi okuyup anlayacak
    ve belki de sütdişleri sürerken balaban bir bursa şaftalisine
    ay’dan kendi sesini dinleyecek
    vahşi bir çiçek gibi açılmış gözleriyle
    ben ki yalınayak bastım kızgın dişlerine açlığın
    iri bir çizme gibi balkanlar’a basarken faşizm
    dağlarda silah atmayı sevdim
    ben ki silah taşıdım gizli gizli
    dünyanın bütün devrimlerine
    boşuna dönmüyor bu rotatifler
    boşuna bağırmıyor bu kara
    boşuna dinlemiyor bu korku kapımızı
    anamın aksütü gibi biliyorum ki
    doyumsuz günlere doğacak temmuz
    doyumsuz günler görecek
    hani şu hep andıkça sızlatan yüreğimizi
    hani şu hep dalıp dalıp gittiğimiz andıkça
    beklediğimiz beklediğimiz beklediğimiz
    ve tam görecekken göçüp gittiğimiz günler gibi günler
    ama mutlaka
    karataşın göbeğinde aşk
    karataşın göbeğinde barış
    karataş çatladı çatlayacak
    ben direndim yorulmadım
    o yorulup yıkılmayacak
    Temmuz – Hasan Hüseyin Korkmazgil

    Hasan Hüseyin Korkmazgil
  • Yarab Bu Ne Derttir - Yunus Emre

    Ekleyen: Sadık Doğan →
    Yarab bu ne derttir derman bulunmaz
    Yar bu ne yaradır melhem bulunmaz
    Benim garip gönlüm aşktan usanmaz
    Varıp yare gider hiç geri dönmez
    Aşık olan gönül aşktan usanmaz
    Ahiret korkusun bir pula saymaz
    Aşk pazarıdır bu canlar satılır
    Satarsın bu canı hiç kimse almaz
    Dönüp de bakmaz
    Dönüp dönüp sana öğüt verirler
    Dünya malı ile gözün boyarlar
    Aşık öldü deyi sala verirler
    Ölen hayvan olur aşıklar ölmez
    Aşık olan gönül aşktan usanmaz
    Ahiret korkusun bir pula saymaz
    Aşk pazarıdır bu canlar satılır
    Satarsın bu canı hiç kimse almaz
    Dönüp de bakmaz
    Yarab Bu Ne Derttir - Yunus Emre
    Yunus Emre
  • Simavne Kadısı Oğlu Şeyh Bedreddin Destanı - Nazım Hikmet

    Ekleyen: Sadık Doğan →
    1

    Sedirde al yeşil, dal dal bursa ipeklisi,
    duvarda mavi bir bahçe gibi Kütahyalı çiniler,
    gümüş ibriklerde şarap,
    bakır lengerlerde kızarmış kuzular nar idi.
    Öz kardeşi Musa'yı ok kirişiyle boğup
    yani bir altın leğende kardeş kanıyla abdest alarak
    Çelebi Sultan Mehmet tahta çıkmış hünkar idi.
    Çelebi hünkar idi amma
    Al Osman ülkesinde esen
    bir kısırlık çığlığı, bir ölüm türküsü rüzgar idi.
    Köylünün göz nuru zeamet
    alın teri timar idi.
    Kırık testiler susuz
    su başlarında bıyık buran sipahiler var idi.
    Yolcu yollarda topraksız insanın
    ve insansız toprağın feryadını duyar idi.
    Ve yolların sonu kale kapısında kılıç şakırdar
    köpüklü atlar kişner iken
    çarşıda her lonca kesmiş kendi pirinden ümidi
    tarümar idi
    Velhasıl hünkar idi, timar idi, rüzgar idi
    ahüzar idi.


    2

    Bu göl İznik gölüdür.
    Durgundur.
    Karanlıktır.
    Derindir.
    Bir kuyu suyu gibi
    içindedir dağların.

    Bizim burada göller
    dumanlıdırlar.
    Balıkların eti yavan olur,
    sazlıklardan ısıtma gelir,
    ve göl insanı
    sakalına ak düşmeden ölür.

    Bu göl İznik gölüdür.
    Yanında İznik kasabası.
    İznik kasabasında
    kırık bir yürek gibidir demircinin örsü.
    Çocuklar açtır.
    Kurutulmuş balığa benzer kadınların memesi.
    Ve delikanlılar türkü söylemez.

    Bu kasaba İznik kasabası.
    Bu ev esnaf mahallesinde bir ev.
    Bu evde
    bir ihtiyar vardır Bedreddin adında.
    Boyu küçük
    sakalı büyük
    sakalı ak.
    Çekik çocuk gözleri kurnaz
    ve sarı parmakları saz gibi.

    Bedreddin
    ak bir koyun postu üstüne oturmuş.
    Hatt-ı talik ile yazıyor 
    "Teshil"i.
    Karşısında diz çökmüşler
    ve karşıdan
    bir dağa bakar gibi bakıyorlar ona.
    Bakıyor:
    Başı traşlı
    kalın kaşlı
    ince uzun boylu Börklüce Mustafa.
    Bakıyor:
    Kartal gagalı torlak Kemal..
    Bakmaktan bıkıp usanmayıp
    bakmağa doymayarak
    İznik sürgünü Bedreddine bakıyorlar..


    3

    Kıyıda çıplak ayaklı bir kadın ağlamaktadır.
    Ve gölde ipi kopmuş
    boş bir balıkçı kayığı
    bir kuş ölüsü gibi
    suyun üstünde yüzüyor.
    Gidiyor suyun götürdüğü yere,
    gidiyor parçalanmak için karşı dağlara.

    İznik gölünde akşam oldu.
    Dağ başlarının kalın sesli sipahileri
    güneşin boynunu vurup
    kanını göle akıttılar.

    Kıyıda çıplak ayaklı bir kadın ağlamaktadır.
    bir sazan balığı yüzünden
    kaleye zincirlenen balıkçının kadını.

    İznik gölünde akşam oldu.
    Bedreddin eğildi suya
    avuçlayıp doğruldu.
    Ve sular
    parmaklarından dökülüp 
    tekrar göle dönerken
    dedi kendi kendine:
    "- O ateş ki kalbimin içindedir
    tutuşmuştur
    günden güne artıyor.
    Dövülmüş demir olsa dayanmaz buna
    eriyecek yüreğim.
    Ben gayri zuhur ve huruç edeceğim
    Toprak adamları toprağı fethe gideceğiz.
    Ve kuvvetli ilmi, sırrı tevhidi gerçeklendirip
    biz mülletlerin ve mezheplerin kanunlarını
    iptal edeceğiz...

    *

    Ertesi gün
    gölde kayık parçalanır
    kalede bir baş kesilir
    kıyıda bir kadın ağlar
    ve yazarken Simavnalı "Teshil"ini
    Torlak Kemalle Mustafa
    öptüler
    şeyhlerinin elini.
    Al atların kolanını sıktılar.
    Ve İznik kapısından
    dizlerinde çırıl çıplak bir kılıç
    heybelerinde al yazma bir kitapla çıktilar...

    Kitaplarının adı:
    "Varidat"dı.


    4

    Börklüce Mustafa ile Torlak Kemal, Bedreddinin elini öpüp
    atlarına binerek biri Aydın biri Manisa taraflarına gittikten 
    sonra ben de rehberimle konya ellerine doğru yola çıktım
    ve bir gün Haymana ovasına ulaştığımızda
    Duyduk ki Mustafa huruç eylemiş
    Aydın elinde Karaburun'da.
    Bedreddinin kelamını söylemiş
    köylünün huzurunda.

    Duyduk ki; "cümle derdinden kurtulup
    piri pak olsun diye,
    on beş yaşında bir civan teni gibi toprağın eti,
    ağalar top yekun kılıçtan geçirilip
    verilmiş ortaya hünkar beylerinin timarı zeameti."

    Duyduk ki...
    Bu işler duyulur da durmak olur mu?
    Bir sabah erken
    Haymana ovasında bir garip kuş öterken,
    sıska bir söğüt altında zeytin danesi yedik.
    "Varalım,
    dedik.
    Görelim
    dedik.
    "Yapışıp
    sabanın
    sapına
    şol kardeş toprağını biz de bir yol
    sürelim, dedik."
    Düştük dağlara dağlara
    aştık dağları dağları...

    Dostlar,
    ben yolculuk etmem bir başıma.
    Bir ikindi vakti can yoldaşıma
    dedim ki: geldik.
    Dedim ki: bak
    başladı karşımızda bir çocuk gibi gülmeğe
    bir adım geride ağlayan toprak.
    Bak ki, incirler iri zümrüt gibidir,
    kütükler zor taşıyor kehribar salkımları.
    Saz sepetlerde oynayan balıkları gör :
    ıslak derileri pul pul, ışıl şışldır
    ve körpe kuzu eti gibi aktır
    yumuşaktır etleri.
    Dedim ki bak,
    burda insan toprak gibi, güneş gibi, deniz gibi 
    bereketli.
    Burda insan gibi verimli deniz, güneş ve toprak..



    5

    Arkamızda hünkarın ve hünkar beylerinin timar ve zeametli 
    topraklarını bırakıp Börklücenin diyarına girdiğimizde bizi
    ilk karşılayan üç delikanlı oldu. Üçü de yanımdaki rehberim gibi
    yekpare ak libaslıydılar. Birisinin kıvırcık, abanoz gibi siyah
    bir sakalı ve aynı renkte ihtiraslı gözleri, kemerli büyük bir burnu
    vardı. Vaktiyle Musanın dinindenmiş. Şimdi Börklüce yiğitlerinden.

    İkincisinin çenesi kıvrık ve burnu dümdüzdü. Sakızlı Rum bir
    gemiciymiş. O da börklüce müritlerinden.

    Üçüncüsü orta boylu, geniş omuzlu, şimdi düşünüyorum da, onu,
    yolparacılar koğuşunda yatan ve o yayla türküsünü söyleyen 
    Hüseyine benzetiyorum. Yalnız Hüseyin Erzurumluydu, bu Aydınlıymuş.

    İlk sözü söyleyen Aydınlı oldu:

    - Dost musunuz düşman mı? dedi. Dost iseniz hoşgeldiniz. Düşman
    iseniz boynunuz kıldan incedir.

    - Dostuz, dedik.

    Ve o zaman öğrendik ki, Sarohan valisi Sismanın ordusunu, yani
    toprakları tekrar hünkar beylerine vermek isteyenleri, bizimkiler
    Karaburunun dar, dağlık geçitlerinde tepelemişlerdir.

    Yine o yolparacılar koğuşunda yatan Hüseyine benzeyeni dedi ki:

    - Buradan ta Karaburunun dibindeki denize dek uzayan kardeş 
    soframızda bu yıl incirler böyle ballı, başaklar böyle ağır
    ve zeytinler böyle yağlı iseler, biz onları sırma cepken giyen
    haramilerin kanıyla suladık da ondandır.

    Müjde büyüktü. Rehberim:

    - Öyleyse tez dönelim. Haberi Bedreddine iletelim, dedi.

    Yanımıza Sakızlı Rum gemici Anastası da alıp ve ancak eşiğine
    bastığımız kar deş toprağını bırakarak tekrar Al Osman oğullarının 
    karanlığına daldık.

    Bedreddini İznikte, göl kıyısında bulduk. Vakit sabahtı. Hava
    ıslak ve kederliydi.

    Bedreddin:

    - Nöbet bizimdir. Rumeline geçek, dedi.

    Gece İznikten çıktık. Peşimizi atlılar kovalıyordu. Karanlık onlarla
    aramızda duvar gibiydi. Ve bu duvarın arkasından nal seslerini
    duyuyorduk. Rehberim önden gidiyor. Bedreddinin atı benim al atımla
    Anastasınki arasındaydı. Biz üç anaydık. Bedreddin çocuğumuz. Ona bir 
    kötülük edecekler diye içimiz titriyordu. Biz üç çocuktuk. Bedreddin 
    babamız. Karanlığın duvarı ardındaki nal sesleri yaklaşır gibi oldukça
    Bedreddine sokuluyorduk.

    6

    Bir gece bir denizde yalniz yildizlar 
    ve bir yelkenli vardi.
    Bir gece bir denizde bir yelkenli
    yapyalnizdi yildizlarla.
    Yildizlar sayisizdi.
    Yildizlar sonuktu.
    Su karanlikti
    ve goz alabildigine dumduzdu.

    Sari Anastasla Adali Bekir
    hamladaydilar.
    Koc Salihle ben
    pruvada.
    Ve Bedreddin
    parmaklari sakalina gomulu
    dinliyordu kureklerin sipirtisini.

    Ben:
    - Ya! Bedreddin! dedim,
    uyuklayan yelkenlerin tepesinde
    yildizlardan baska bir sey goremiyoruz.
    Fisiltilar dolasmiyor havalarda.
    Ve denizin icinden 
    gurultuler duymuyoruz.
    Sade bir dilsiz, karanlik su, 
    sade onun uykusu.
    Ak sakali boyundan buyuk kucuk ihtiyar 
    guldu,
    dedi:
    - Sen bakma havanin durgunluguna
    Derya dedigin uyur uyur uyanir.

    Bir gece bir denizde yanliz yildizlar
    ve bir yelkenli vardi.
    Bir gece bir yelkenli gecip Karadenizi
    gidiyordu Deliormana
    Agac denizine...



    7

    Bu orman ki deliormandir gelip durmusuz
    demen Agacdenizinde cadir kurmusuz.
    "Malum nicin geldik,
    malum derdi derunumuz" diye
    her daldan her koye bir sahin ucurmusuz.

    Her sahin pesine yuz aslan takip gelmis.
    Koylu, bey ekinini, cirak carsiyi yakip
    reaya zinciri birakip gelmis.
    Yani Rumelinde bizden ne varsa tekmil
    kol kol Agac denizine akip gelmis...

    Bir kizilca kiyamet!
    Karismis birbirine
    at, insan, mizrak, demir, yaprak, deri,
    gurgenlerin dallari, meselerin kokleri.
    Ne boyle bir alem gormuslugu vardir,
    ne boyle bir ugultu duymuslugu var
    Deliormak deli olali beri...


    8

    Anastasi Deliormanda Bedreddinin ordugahina birakip ben ve rehberim
    geliboluya indik. Bizden once buradan denizi yuzerek gecen olmus. Galiba 
    bir dildade yuzunden. Biz de denizi yuzerek karsi kiyiya vardik. Lakin
    bizi bir balik gibi cevik yapan sey bir kadin yuzunu ay isiginda seyretmek
    ihtirasi degil, Izmir yoluyla Karaburuna, bu sefer seyhinden Mustafaya 
    haber ulastirmak isiydi.

    Izmire yakin bir kervansaraya vardigimizda, padisahin on iki yasindaki 
    oglunun elinden tutan Bayezit Pasanin Anadolu askerlerini topladigini 
    duyduk.

    Izmirde cok oyalanmadik. Sehirden cikip Aydin yolunu tutmustuk ki bir bag
    icinde bir ceviz agaci altinda, bir kuyuya serinlesin diye karpuz 
    salmis dinlenen ve sohbet eden dort celebiye rastladik. Her birinin ustunde
    baska cesit libas vardi. Ucu kavukluydu, birisi fesli. Selam verdiler.
    Selam aldik. Kavuklulardan birisi Nesri imis. Dedi ki:

    - Halki ibahet mezhebine davet eden Borklucenin uzerine Sultan Mehemmed
    Bayezit Pasayi gonderir.

    Kavuklulardan ikincisi Sekerullah bin Sehabeddin imis. Dedi ki:

    - Bu sofinin basina pek cok kimseler toplandi. Ve bunlarin dahi ser'i
    Muhammediye muhalif nice isleri asikar oldu.

    Kavuklulardan ucuncusu Asikpasazade imis. Dedi ki:

    - Sual: Ahir Borkluce paralanirsa imanla mi gidecek imansiz mi?
    - Cevap : Allah bilir anincunkim biz anin mevti halini bilmezuz..

    Fesli olan celebi Ilahiyat Fakultesi Tarih-i Kelam muderrisiydi. Yuzume
    bakti. Gozlerini kirpistirarak kurnaz kurnaz gulumsedi. Bir sey demedi.

    Biz hemen atlarimizi mahmuzladik. Ve bir bag icinde bir ceviz agaci altinda,
    bir kuyuya saldiklari karpuzlari serinletip sohbet edenleri nallarimizin 
    tozlari arkasinda birakarak Aydina, Karaburuna Borklucenin yanina vardik.


    9

    Sicakti.
    Sicak.
    Sapi kanli, demiri kor bir bicakti
    sicak.

    Sicakti.
    Bulutlar doluydular,
    Bulutlar bosanacak
    bosanacakti.
    O, kimildamadan bakti,
    kayalardan
    iki gozu iki kartal gibi indi ovaya.
    Orda en yumusak, en sert,
    en tutumlu, en comert,
    en
    seven,
    en buyuk, en guzel kadin:
    TOPRAK
    nerdeyse doguracak
    doguracakti.

    Sicakti.
    Bakti Karaburun daglarindan O
    bakti bu topragin sonundaki ufka
    catarak kaslarini:
    Kirlarda cocuk baslarini 
    Kanli gelincikler gibi koparip
    cirilciplak cigliklari surukleyip pesinde
    bes tuglu bir yangin geliyordu karsidan ufku sarip.
    Bu gelen
    Sehzade Muratti.
    Hukmu humayun sadir olmustu ki Sehzade Muradin ismine
    Aydin eline varip
    Bedreddin halifesi mulhid Mustafanin basina ine.

    Sicakti.
    Bedreddin halifesi mulhid mustafa bakti,
    bakti koylu Mustafa.
    Bakti korkmadan
    kizmadan
    gulmeden.
    Bakti dimdik
    dosdogru.
    Bakti O.
    En tumusak , en sert,
    en tutumlu, en comert,
    en
    seven,
    en buyuk, en guzel kadin:
    TOPRAK
    neredeyse doguracak
    doguracakti.

    Bakti.
    Bedreddin yigitleri kayalardan ufka baktilar.
    Git gide yaklasiyordu bu topragin sonu
    fermanli bir olum kusunun kanatlariyla.
    Oysaki onlar bu topragi,
    bu kayalardan bakanlar, onu,
    uzumu, inciri, nari,
    tuyleri baldan sari,
    sutleri baldan koyu davarlari,
    ince belli aslan yeleli atlariyla
    duvarsiz ve sinirsiz
    bir kardes sofrasi gibi acmistilar.

    Sicakti.
    Bakti.
    Bedreddin yigitleri baktilar ufka..

    *

    En tumusak , en sert,
    en tutumlu, en comert,
    en
    seven,
    en buyuk, en guzel kadin:
    TOPRAK
    neredeyse doguracak
    doguracakti.
    Sicakti,
    Bulutlar doluydular.
    Neredeyse tatli bir soz gibi ilk damla dusecekti yere-
    Birden-
    -bire
    kayalardan dokulur
    gokten yagar
    yerden biter gibi,
    bu topragin verdigi en son eser gibi
    Bedreddin yigitleri sehzade ordusunun karsisina
    ciktilar.
    Dikissiz ak libasli
    bas acik
    yalnayak ve yalin kilictilar.

    Mubalaga cenk olundu.

    Aydinin turk koyluleri,
    Sakizli Rum gemiciler,
    Yahudi esnaflari,
    on bin mulhid yoldasi Borkluce Mustafanin
    dusman ormanina on bin balta gibi daldi.
    Bayraklari al, yesil,
    kalkanlari kakma, tulgasi tunc
    saflar
    pare pare edildi ama,
    bosanan yagmur icinde gun inerken aksama
    on binler iki bin kaldi.

    Hep bir agizdan turku soyleyip
    hep beraber sulardan cekmek agi,
    demiri oya gibi isleyip hep beraber,
    hep beraber surebilmek topragi,
    balli incirleri hep beraber yiyebilmek,
    yarin yanagindan gayri her seyde
    her yerde
    hep beraber!
    diyebilmek
    icin
    on binler verdi sekiz binini..

    Yenildiler.

    Yenenler, yenilenlerin
    dikissiz ak gomlegine sildiler
    kiliclarinin kanini.
    Ve hep beraber soylenen bir turku gibi
    hep beraber kardes elleriyle islenen toprak
    Edirne sarayinda damizlanmis atlarin
    esildi nallariyla.
    Tarihsel, sosyal, ekonomik sartlarin
    zaruri neticesi bu!
    deme, bilirim!
    O dedigin nesnenin onunde kafamla egilirim.
    Ama bu yurek
    o, bu dilden anlamaz pek.
    O, "hey gidi kambur felek,
    hey gidi kahpe devran hey",
    der.

    Ve teker teker,
    bir an icinde,
    omuzlarinda dilim dilim kirbac izleri,
    yuzleri kan icinde
    gecer ciplak ayaklariyla yuregime basarak
    gecer Aydin ellerinden Karaburun magluplari..


    10

    Karanlikta durdular.
    Sozu O aldi, dedi :
    "- Ayaslug sehrinde pazar kurdular.
    Yine kimin dostlar 
    yine kimin boynun vurdular?"

    Yagmur
    yagiyordu boyuna.
    Sozu onlar alip 
    dediler ona :
    "- Daha pazar
    kurulmadi
    kurulacak.
    Esen ruzgar
    durulmadi
    durulacak.
    Boynu daha 
    vurulmadi
    vurulacak!"
    Karanlik islanirken perde perde
    belirdim onlarin oldugu yerde
    sozu ben aldim, dedim:
    "- Ayaslug sehrinin kapisi nerde?
    Goster geceyim!
    Kalesi var mi?
    Soyle yikayim.
    Bac alirlar mi?
    De ki vermeyim!"

    Sozu O aldi, dedi:
    "- Ayaslug sehrinin kapisi dardir.
    Girip cikilmaz.
    Kalesi vardir,
    kolay yikilmaz.
    Var git al atli yigit
    var git isine!.."

    Dedim : "- Girip cikarim!"
    Dedim : "- Yakip yikarim!"
    Dedi : "- Yagis kesildi
    gun agariyor.
    Cellat Ali,
    Mustafayi
    cagiriyor!
    Var git al atli yigit
    var git isine!.."

    Dedim : "- Dostlar
    birakin beni
    birakin beni.
    Dostlar 
    goreyim onu
    goreyim onu!
    Sanmayiniz 
    dayanamam.
    Sanmayiniz
    yandigimi
    el aleme belli etmeden yanamam!

    Dostlar
    "Olmaz!" demeyin,
    "Olmaz!" demeyişn bosuna.
    Sapindan kopacak armut degil bu
    armut degil bu,
    yarali olsa da dusmez dalindan;
    bu yurek
    bu yurek benzemez serce kusuna
    serce kusuna!

    Dostlar
    biliyorum!
    Dostlar
    biliyorum nerde ne haldedir O!
    Biliyorum
    gitti gelmez bir daha!
    Biliyorum
    bir deve horgucunde
    kanayan bir carmiha
    cirilciplak bedeni
    mihlidir kollarindan.
    Dostlar
    birakin beni.
    birakin beni.
    Dostlar
    bir varayim goreyim
    goreyim
    Bedreddin kullarindan
    Borkluce Mustafayi
    Mustafayi.

    *

    Boynu vurulacak iki bin adam,
    Mustafa ve carmihi
    cellat, kutuk ve satir
    har sey hazir
    her sey tamam.

    Kizil sirma islemeli bir hasa
    altin uzengiler
    kir bir at.
    Atin ustunde kalin kasli bir cocuk
    Amasya padisahi sehzade sultan Murat,
    Ve yaninda onun
    bilmem kacinci tuguna ettigim Bayezid pasa!

    Satiri caldi cellat.
    Caiplak boyunlar yarildi nar gibi,
    yesil bir daldan dusen almalar gibi
    birbiri ardinca dustu baslar.
    Ve her bas duserken yere
    carmihindan Mustafa
    bakti son defa.
    Ve her yere dusen basin
    kili depremedi :
    - Iris
    dede sultanim iris!
    dedi bir,

    baska bir soz demedi..

    11

    Bayezid pasa Manisaya gelmis, Torlak Kemali anda bulup ani dahi anda asmis,
    on vilayet reftis edilerek giderilecekler giderilmis ve on vilayet betekrar 
    bey kullarina timar verilmisti.

    Rehberimle ben bu on vilayetten gectik. Tepemizde akbabalar dolasiyor ve
    zaman zaman acaip cigliklar atarak karanlik derelerin icine suzuluyorlar,
    henuz kanlari kurumamis korpe kadin ve cocuk olulerinin ustune iniyorlardi.
    Yollarda gunesin altinda, genc, ihtiyar erkek cesetleri serili oldugu 
    halde, kuslarin yalniz kadin ve cocuk etini tercih etmeleri karinlarinin
    ne kadar tok oldugunu gosteriyordu.

    Yollarda hunkar beylerinin alaylarina rastliyorduk.

    Hunkar bey kullari; curumus bir bag havasi gibi agir ve buyuk bir guclukle 
    kimildanabilen ruzgarlarin icinden ve parcalanmis topragin ustunden 
    gecerek, rengarenk tuglari, davullariyla ve cengu cigane ile timarlarina 
    donup yerlesirlerken biz on vilayeti biraktik. Gelibolu karsidan gorundu.
    Rehberime:

    - Takatim kalmadi gayri, dedim, denizi yuzerek gecmem mumkun degil.

    Bir kayik bulduk.

    Deniz dalgaliydi. Kayikciya baktim. Bir almanca kitabin ic kapagindan
    koparip kogusta bas ucuma astigim resme benziyor. Kaln biyigi abanoz 
    gibi siyah, sakali genis ve bembeyaz. Omrumde boyle acik, boyle
    konusan bir alin gormemisimdir.

    Bogazin orta yerine gelmistik, deniz durmamacasina akiyor, kursun boyali
    havanin icinde sular kopuklenerek kayigimizin altindan kayiyordu ki
    kogustaki resme benzeyen kayikcimiz:

    - Serbest insan ve esir, patrici ve plep, derebeyi ve toprak kolesi,
    usta ve cirak, bir kelime ile ezenler ve ezilenler, nihayet bulmaz 
    bir ziddiyetle birbirine karsi gogus gererek bazen al altindan bazen 
    aciktan aciga fasilasiz bir mucadeleyi devam ettirdiler; dedi.



    12

    Rumeline ayak bastigimizda Celebi Sultan Mehemmedin Selanik kalesindeki
    muhasarayi kaldirarak Sereze geldigini duyduk. Bir an once Deliormana 
    ulasmak icin gece gunduz yol almaya basladik.

    Bir gece yol kenarinda oturmus dinleniyorduk ki, karsidan Deliorman
    taraflarindan gelip Serez sehrine dogru giden uc atli, dolu dizgin 
    onumuzden gecti. Atlilardan birinin terkisinde insana benzer bir 
    karalti gormustum. Tuylerim diken diken oldu. Rehberime dedim ki:

    Ben tanirim bu nal seslerini.
    Bu kopukleri kanli simsiyah atlar
    karanlik yolun ustunden dortnala gecip
    hep boyle terkilerinde bagli esirler goturduler.

    Ben tanirim bu nal seslerini.
    Onlar
    bir sabah
    cadirlarimiza bir dost turkusu gibi gelmislerdir.
    Bolusmusuzdur ekmegimizi onlarla.
    Hava oyle guzeldir,
    yurek oyle umutlu,
    goz cocuklasmis
    ve hakim dostumuz SUPHE uykuda...
    Ben tanirim bu nal seslerini.
    Onlar 
    bir gece
    cadirlarimizdan dolu dizgin uzaklasirlar.
    Nobetciyi sirtindan bicaklamislardir
    ve terkilerinde
    en degerlimizin
    arkadan baglanmis kollari vardir.

    Ben tanirim bu nal seslerini
    onlari Deliorman da tanir..

    Filhakika bu nal seslerini Deliormanin da tanidigini cok gecmeddn ogrendik.
    Cunku ormanimizin eteklerine ilk adimimizi atmistik ki, Beyezid pasanin 
    diger tedbirati saibe ile ormana adamlar biraktigini, bunlarin karargaha
    kadar sokulup Bedreddinin murudligine dahil olduklarini ve bir gece
    seyhimizi cadirinda uykuda bastirip kacirdiklarini duyduk. Yani yol
    kenarinda rastladigimiz uc atli Osmanli tarihindeki provokatorlerin
    agababasi idiler ve terkilerinde goturdukleri esir de Bedreddindi.



    13

    Rumeli, Serez
    ve bir eski terkibi izafi:
    HUZURU HUMAYUN.

    Ortada
    yere sapli bir kilic gibi dimdik
    bizim ihtiyar.
    Karsida hunkar.
    Bakistilar.

    Hunkar istedi ki:
    bu musahhas kufru yere sermeden once,
    son sozu ipe vermeden once,
    biraz da seriat eylesin abrazi huner
    adabu erkaniyle halledilsin is.

    Hazir bilmeclis
    Mevlana Hayder derler
    mulku acemden henuz gelmis
    bir ulu danismend kisi
    kinali sakalini ilhami ilahiye egip,
    "Mali haramdir amma bunun
    kani helaldir" deyip
    halletti isi...

    Donuldu Bedreddine
    Denildi : "Sen de konus."
    Denildi : "Ver hesabini ilhadinin."

    Bedreddin
    bakti kemerlerden disari.
    Disarda gunes var.
    Yesermis avluda bir agacin dallari,
    ve bir akar suyla oyulmaktadir taslar.
    Bedreddin gulumsedi.
    Aydinlandi ici gozlerinin,
    dedi:
    - Madem ki bu kerre maglubuz
    netsek, neylesek zaid.
    Gayri uzatman sozu.
    Mademki fetva bize aid
    verin ki basak bagrina muhrumuzu..


    14



    Yağmur çiseliyor,
    korkarak
    yavaş sesle
    bir ihanet konuşması gibi.
    Yağmur çiseliyor,
    beyaz ve çıplak mürted ayaklarının
    ıslak ve karanlık toprağın üstünde koşması gibi.
    Yağmur çiseliyor,
    Serezin esnaf çarşısında,
    bir bakırcı dükkânının karşısında
    Bedreddinim bir ağaca asılı.
    Yağmur çiseliyor.
    Gecenin geç ve yıldızsız bir saatidir.
    Ve yağmurda ıslanan
    yapraksız bir dalda sallanan şeyhimin
    çırılçıplak etidir.
    Yağmur çiseliyor.
    Serez çarşısı dilsiz,
    Serez çarşısı kör.
    Havada konuşmamanın, görmemenin kahrolası hüznü
    Ve Serez çarşısı kapatmış elleriyle yüzünü.
    Yağmur çiseliyor.
    Simavna Kadısı Oğlu Şeyh Bedrettin Destanı - Nazım Hikmet