Browsing "Older Posts"

  • Cevdet Kudret Ödülü Bu Yıl Şiir Dalında Verilecek

    Ekleyen: Sadık Doğan → 31 Mart 2013 Pazar
    1992 yılında ailesi tarafından kurulan ve yirminci yılını dolduran Cevdet Kudret Edebiyat Ödülleri, 2013’ten itibaren TÜYAP’ın katkılarıyla Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi tarafından düzenlenecek.
    Cevdet Kudret Ödülü Bu Yıl Şiir Dalında Verilecek
    Beş ayrı dalda dönüşümlü olarak verilmekte olan Cevdet Kudret Edebiyat Ödülü’nün bu yılki konusu‘ŞİİR’.
    Ödül’e,  1 Eylül 2012 – 31 Ağustos 2013 tarihleri arasında basılmış şiir kitapları aday olabilecektir.
    Hilmi Yavuz, Cevat Çapan, Egemen Berköz, Güven Turan ve Metin Celâl’dan oluşan Seçici Kurul, kararını Ekim ayı içinde açıklayacak ve kazanan şaire ödülü TÜYAP Kitap Fuarında yapılacak bir törenle verilecektir.
    Aday kitapların en geç 31 Ağustos 2013 tarihine kadar 6 nüsha olarak, yazarın kısa özgeçmişi ve adaylık başvurusu ile birlikte  “Cevdet Kudret Edebiyat Ödülü, Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi, Cumhuriyet Mah. Silahşör Cad. No: 71 Bomonti-Şişli/İstanbul adresine gönderilmesi gerekmektedir.
  • Varlık Dergisi Nisan 2013 Sayısı:“Bir şiiri yorumlamak”

    Ekleyen: Sadık Doğan →
    Varlık dergisinin “Bir şiiri yorumlamak” dosya konulu Nisan 2013 sayısı.
    Varlık Dergisi Nisan 2013 Sayısı “Bir şiiri yorumlamak”

    Dosya: “Bir Şiiri Yorumlamak” – Veysel Çolak, Gökben Derviş, Aslıhan Tüylüoğlu, Nilüfer Altunkaya
    Kültür Gündemi: “Köy Enstitüleri, Vedat Günyol ve Bir 17 Nisan Ödülü” – Mehmet Başaran
    Yazılar: Sartre Terminolojisi ve Yeniden Çeviriler: Ayşenaz Koş’un Bir Araştırması (Mehmet Rifat) – Kitapların Çocuğu (Haydar Ergülen) – Çağıran Zamanın Kavşağında Yazarken… Okurken…  (Feridun Andaç) –  Sirenlerin Yalancısı (Ahmet Önel) –  “Al Çiçeğin Moru” Üzerine (İsa Kocakaplan) – Bâki Asiltürk ile Söyleşi (Mustafa Fırat) –  Melih Cevdet Anday ve Çeviri (Tozan Alkan) –  Kavramlar “Nesnel Karşılık” İster  (Tahir Abacı) –  Yeni Şiirler Arasında (küçük İskender) – Yeni Öyküler Arasında (Hatice Meryem)
     Şiir: İlyas Tunç, Gülümser Çankaya, Mehmet Mümtaz Tuzcu, Abdülkadir Budak, Talha Kuru, Emre Küçükoğlu, Alp Eren Özdemir
    Öykü: Reyhan Yıldırım, Burak Demiryakan
    Varlık Kitaplığı: Hilmi Yavuz ile Söyleşi  (Ercan Yılmaz) – Hepinize Etkin Okumalar Dilerim / Oğuz Demiralp  (Melike Belkıs Aydın) – Öncesi ve Sonrası  / Tuğrul Tanyol  (Emre Polat) –  Harmattan / Gavin Weston (Serap Çakır) – Gülce Başer ile Söyleşi (Deniz Durukan) – Eski Mısır / Toby Wilkinson (Nuriye Bilici) – Şiir Günlüğü (Gültekin Emre) – Yeni Yayınlar (Reyhan Koçyiğit)
    Varlık bu ay da Bakış Açısı, Günler Geçer, Yazıdan Yoruma, Çevirdim Dilim Yandı, Yeni İmzalar, Şiir Günlüğü köşeleri, Semih Poroy’un çizimleri ve son çıkan kitapların tanıtıldığı Varlık Kitaplığı bölümüyle okurlarıyla buluşuyor.
    Kaynak: http://varlikyayinlari.wordpress.com/
  • Attila İlhan'ın O Mahur Beste Şiiri ve Yazılış Öyküsü

    Ekleyen: Sadık Doğan → 22 Mart 2013 Cuma
    Şenlik dağıldı bir acı yel kaldı bahçede yalnız
    O mahur beste çalar Müjgan’la ben ağlaşırız
    Gitti dostlar şölen bitti ne eski heyecan ne hız
    Yalnız kederli yalnızlığımız da sıralı sırasız
    O mahur beste çalar Müjgan’la ben ağlaşırız

    Bir yangın ormanından püskürmüş genç fidanlardı
    Güneşten ışık yontarlardı sert adamlardı
    Hoyrattı gülüşleri aydınlığı çalkalardı
    Gittiler akşam olmadan ortalık karardı

    Bitmez sazların özlemi daha sonra daha sonra
    Sonranın bilinmezliği bir boyut katar ki onlara
    Simsiyah bir teselli olur belki kalanlara
    Geceler uzar hazırlık sonbahara
    Attila İlhan'ın O Mahur Beste Şiiri ve Yazılış Öyküsü

    Attila İlhan’ın bu güzel şiiri daha sonra bestelendi. Şiiri okurken ya da şarkı olarak dinlediğinizde adı geçen Müjgan hakkında ne biliyorsunuz? Büyük bir olasılıkla güzel bir kadın ismi olabilir mi? Olsa olsa unutulmaz bir aşkın yitirilen güzeli mi ? Bilemediniz.
    İşte “Müjgan’la Ben Ağlarız” ve hüzünlü öyküsüAttila İlhan anlatıyor:

    “12 Mart sonrasının kahır günleriydi. Bir sabah radyoda duyduk ağır haberi: Deniz’lere kıymışlardı. Karşıyaka’dan İzmir’e geçmek için vapura bindim. Deniz bulanıktı; simsiyah, alçalmış bir gökyüzünün altında hırçın, çalkantılı… Acı bir yel esintisinin ortasında aklıma düştü ilk mısra… Vapurda sessiz bir köşe bulup yüksek sesle tekrarladım. Vapurdan indikten sonra da rıhtım boyunca bu ilk mısraları tekrarlayarak yürüdüm”.

    “Bir yangın ormanından püskürmüş genç fidanlardı
    Güneşten ışık yontarlardı sert adamlardı
    Hoyrattı gülüşleri aydınlığı çalkalardı
    Gittiler akşam olmadan ortalık karardı ” 

    Bir kadın ismi sanılan ‘’Müjgan’’eski dilde “kirpik” anlamına geliyor ve Şair’in “müjganla ağlaşmak”tan ne söylemek istediği orada çözülüyor; Attila İlhan, 6 Mayıs 1972 yılında idam edilen Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan ve Yusuf Aslan’a ağlıyordu…


    Şiiri ve şarkıyı şimdi bir de bu bakış açısıyla okuyun ve dinleyin…

    Kaynak: www.duseyazanlar.com
  • Ceyhun Atuf Kansu Şiir Ödülü 2013

    Ekleyen: Sadık Doğan → 19 Mart 2013 Salı
    Ceyhun Atuf Kansu Şiir Ödülü’nü bu yıl Avluda Kuş Sesleri adlı yapıtıyla İzmirli şair Halim Yazıcı  kazandı.
    Ceyhun Atuf Kansu Şiir Ödülü 2013
    Kitap, yazarın 226 günlük esareti sırasında kaleme aldığı şiirlerinden oluşuyor.
    Adnan Binyazar, Müslim Çelik, Refik Durbaş, Şükrü Erbaş, Bahar Göker, Emin Özdemir ve Sevgi Özel’den oluşan Ceyhun Atuf Kansu Şiir Ödülü Seçici Kurulu, 2013 yılı için Halim Yazıcı’nın Avluda Kuş Sesleri adlı yapıtını oybirliğiyle ödüle değer gördü.
    1954 Bergama doğumlu olan Yazıcı’nın daha önce yayınlanan şiir kitaplarının bazıları ise Aşk Cazdır, İpekTin, Küçük Taşlar İklimi’dir.
    Yazıcı, ödülünü 3 Nisan’da Ankara’da düzenlenecek bir törenle alacak.
    1986 yılında konulan Ceyhun Atuf Kansu Şiir Ödülü’nü, ilk olarak 1993 yılında Sivas’ta yitirdiğimiz Behçet Aysan Eylül’ yapıtıyla kazanmıştı. 2012′de Başka Tufan ile Selami Karabulut ödüle değer görüldü.
    Kaynak:edebiyathaber.net (19 Mart 2013)
  • Bir Eflatun Ölüm Behçet Aysan Kitabı Üzerine Söyleşi

    Ekleyen: Sadık Doğan → 17 Mart 2013 Pazar
    Şimdi bakıyorum da kitapta insanlar dolaşıyor kol kola... Anılar, duygular, coşkular, özlemler yürüyüp gidiyor. Bununla birlikte adeta tarihsel bir kesit sunuyor kitap... Seksenlerin o soğuk ikliminden kopup gelen acılarla hüzünlerin bir bileşkesi çıkıyor ortaya.
    Bir Eflatun Ölüm Behçet AysanBöyle diyor 2 Temmuz 1993’te Sivas’ta 33 aydın arkadaşı gibi diri diri yanan Şair Behçet Aysan’ın kızı. Katliamda babası elinden alındığında Eren Aysan daha on altı yaşında hayata yeni adım atan genç bir kızdı. Ama babasıyla yaşadığı o kısacık anıları tüm Behçet Aysan dostlarının katkısıyla UM-AG Yayınları’ndan çıkan "Bir Eflatun Ölüm Behçet Aysan” kitabı bütünleştirdi. Kimler yoktu ki kitapta, Muzaffer İlhan Erdost’tan Ahmet Say’a, Ataol Behramoğlu’ndan Özdemir İnce’ye kadar birçok kişi yazılarıyla ve tüm hissettikleriyle bu kitaba hayat verdiler.
    Biz de Eren Aysan ile katliamın 20. yılına yaklaşılırken hazırladığı “Bir Eflatun Ölüm” kitabını, babası Behçet Aysan’ı ve Sivas katliamını konuştuk.
    “KİTAP TARİHSEL BİR KESİT SUNUYOR”
    Böyle bir kitap hazırlama düşüncesi nasıl ortaya çıktı?
    Babam Behçet Aysan’la ilgili bir kitap hazırlamayı uzun yıllardır hayal ediyordum. Projenin gerçekliğe dönüşmesi aşamasında ise onun yaşamına dair yakaladığım her ipucundan zaman zaman keyif aldım, zaman zaman da gözyaşlarımı tutamadım. Çünkü Sivas katliamı olduğunda on altı yaşındaydım, çocukluktan ergenliğe yeni adım atıyordum. Ne yazık ki babamla oturup pek çok şeyi konuşmaya zaman ve imkân bulamadık. Bu kitapla birlikte, sanki babamın ölümüyle yarım kalmış olanları, yarım bırakılmışlıkları, yaşamından ayak izlerini derleyerek toparlarım ümidiyle kolları sıvadım.
    Şu bir gerçek ki, Sivas Katliamı, sürekli unutturulmak istenen, bunun karşısında da direnmeyi ve umudu taşımakla yükümlü olduğum uzun bir süreç. Çabamızın önü zaman zaman kesilse de, tekrarlanan acılarla harmanlansak da aydın babaların çocukları olarak böyle öldürümlerin yaşanmasına engel olmak zorundayız. Bir de babam, “Behçet Aysan” özelinde, umutsuzca bir beklenti içinde de olsa, Sivas kıyımını yapanların ve bu kıyıma seyirci kalanların, nasıl bir insana kıydıklarını görmelerine ve kendilerine şaşırmalarına katkıda bulunmak istedim. 
    Öte yandan günün birinde genç bir öğrenci aradı beni... Üniversitede babamla ilgili bir tez hazırlama aşamasındaydı. Hakkında çıkan yazılarla ihtiyacı vardı. Elimdeki dokümanları derlerken yakın, dost, tanışık ve arkadaşlarının da anılarına başvurma fikri zihnimde canlandı. Şimdi bakıyorum da kitapta insanlar dolaşıyor kol kola... Anılar, duygular, coşkular, özlemler yürüyüp gidiyor. Bununla birlikte adeta tarihsel bir kesit sunuyor kitap... Seksenlerin o soğuk ikliminden kopup gelen acılarla hüzünlerin bir bileşkesi çıkıyor ortaya. 
    Kitapta Muzaffer İlhan Erdost, Özdemir İnce, Ahmet Say, Ataol Behramoğlu gibi sanat ve edebiyat alanında önde gelen birçok isimden yazılar içeriyor. Tüm Behçet Aysan dostları bu kitapta buluşmuş gibi.
    Babamın pek çok dost ve arkadaşının kitapta buluşmasının anlamı çok büyük. Çünkü şiirlerine ve yaşamına daha içerden bakmamıza imkân sağlayan bir çalışma bu. Ayrıca anılar toplamında gördüğüm fotoğraf şu: Kitap yalnızca babama ait değil. Özellikle pek çok anlatı seksenlerin kültürel iklimini detaylı olarak göz önüne seriyor, bu yıllarda yaratılarını yeni yeni yayımlamaya başlayan ve yayın hayatına hız kazandıran pek çok imzanın da yaşamına da ışık tutuyor.
    “BİR YANGIN DÜŞÜNÜN Kİ ONCA YILA RAĞMEN HALA YANIYOR”
    Kitabın girişinde yıllar önce böyle bir kitap çıkartmayı düşündüğünüzü ve bir dizi acının kitabı hayata geçirmesine izin vermediğini yazmışsınız. Bu yaşanan acı olaylar nelerdi?
    Andre Gide’in ne zamandır aklımdan çıkmayan çok güzel bir sözü var, “gerçeğin rengi gridir” diyor. Tuttum o sözü yıllardır yüreğimi dağlayan Sivas yangınına yakıştırdım. Bir yangın düşünün aradan geçen onca yıla rağmen için için yanıyor, külü hâlâ savruluyor, dumanı tütüyor. Bu nedenle salt gerçekliğin rengi griye bakarken her gün Madımak Oteli’nin içten yandığını hissedebiliyorum. Üstelik bu ülkede öldürülmüş onca aydınların katilleri gibi Sivas katliamında da gerçek katiller, sorumlular yakalanamadı. Davalar düşürüldü, zamanaşımına takıldı kaldı. Ayrıca ben yalnız 2 Temmuz 1993 günü, yani o korkunç vahşetin olduğu gün büyük bir acı yaşamadım. Sivas Davası’nın ilk başladığı gün, Madımak Oteli’ni ateşe verenlerin yanında dönemin Adalet Bakanı Şevket Kazan’ın duruşmaya girmesi bir başka acım oldu, sanıkların başta örgütsüz olduklarını iddia etmeleri, ardından af çıktıktan sonra örgütlü olduklarını dile getirmeleri hiç aklımdan çıkmadı. Yangından kısa bir süre sonra annemin hastalanmasını ve ardından ölümünü de içimde taşıdım. Ne yazık ki bizim gibi ülkelerin tarih sayfalarında aydınların nasıl hunharca yok edildiği yazar. Babam da “Sesler ve Küller” kitabını “yüz yıldır ülkemizde güzel bir gelecek için seslere ve küllere, zincirlere ve ölümlere” adamıştı. Kendisinin de aynı acılar ve kıyımlar yolunda gittiğini görmek bu ülkenin kaderinin hiç değişmeyeceğini düşündürüyor bana.
    Kitapta, “Umutsuzluğum gün geçtikçe arttı. Çünkü hep kötüler kazandı” diyorsunuz. Birçok Behçet Aysan dostunun yazılarıyla zenginleşen bu kitap “umuda ve iyiliğe açılan kapı” gibi…
    En azından babam hayattayken W. Benjamin’in “umut için tasarlanan her şey umutsuzlar adınadır” sözüne dair bir gelecek planım vardı. Ancak umut için hayata ilişkin özel kuralların az da olsa belirgin olması gerekir. 2 Temmuz 93 günü on altı yaşındaki bir çocuğun kalbinde onulmaz yaralar açtı, kafasında da birçok soru işaretleri bıraktı. Bugün hâlâ o sorular geçerliliğini koruyor, başta da “Biz bu ülkeye bütün bunları hak edecek ne yaptık?” sorusu geliyor. Ama şunu da ekleyeyim: Babamın dizeleri bana hep ayakta kalma ve dirençli olma cesaretini vermiştir. En umutsuz zamanlarımda bile, aklıma babamın “Yalnız Bir Nar Ağacı” şiirini getiririm. Ve derim ki; “Bir gün / bir nar ağacının dibinde / bir başka çocuklar / yine Türkiye’yi konuşacaklar.”    
    “ADALETE HESAPVERMESİ GEREKENLER YALNIZ TETİKÇİLER DEĞİL”
    Kitap sadece Behçet Aysan’ı değil katliamı yaşamış ve yakınlarını kaybetmiş herkesin ortak acısını anlatıyor gibi…
    Kurduğumuz toplumsal bellek platformundan iki ismin de yazısı var kitapta... Ümit Kaftancıoğlu ailesinden Canan – Naki Kaftancıoğlu ile Metin Altıok’un kızı Zeynep Altıok Akatlı’nın... Çünkü bizi birleştiren aynı acılar denizinde yıkanmamız. Yaşadığımız öldürümlerin ardından sığındığımız adaletin yerine getirilmemesi... Bir ülke düşünün, siyasi nedenlerle cinayetler ardı ardına yaşansın, devlet üzerine düşen görevi yerine getirmesin! Hatta katiller beraat ettirilsin, cezaları özendirici şekilde azaltılsın! Bu kadarla da kalmayıp, o katillere pasaportlar, ehliyetler, evlilik cüzdanları verilsin! Devlet sorumluları bulacağına, siyasi cinayetlere kurban giden ailelerin yakınları gözünde kurumayan yaşla tek bir nefes, tek bir yürek, tek bir ses olmak zorunda bırakılsın! Bizler çok şeyler yaşadık ve yaşamaya devam ediyoruz. Annelerimizin, babalarımızın, eşlerimizin kardeşlerimizin katillerinin beraat ettirildiğini, cezalarının özendirici şekilde azaltıldığını yaşadık. O katillere kanun kaçağı oldukları dönemlerde pasaportlar, evlilik cüzdanları, ehliyetler verildiğini gördük. Adalete hesap vermesi gerekenler, yalnız tetikçiler değil yaşadığımız sürecin sorumluları... Yıllardır ayrı ayrı adalet arayışımızı sürdürüyor, yeri geldiğinde yüreğimizdeki korla ayakta dimdik durmaya çalışıyoruz. Bunun için birbirimize tutunuyor, bir daha aynı acıların yaşanmaması için çaba harcıyoruz. İki defa TBMM’ne gitmemiz bu yüzden… Siyasi cinayetlerde zamanaşımı ortadan kaldırılsın ısrarımız bu yüzden… Mecliste geniş yetkilerle donatılmış bir Araştırma Komisyonu talebimiz, bu komisyonun idarenin ve yargının elindeki bütün verileri inceleyerek değerlendirilmesini istememiz bu yüzden... Suçluların yargılanarak cezalandırılması devletin temel göreviyken, kayıplarımızın ardındaki karanlıkların aydınlatılması neden yerine getirilmez? Neden bu taleplerin olduğu soru önergesi iktidar partisi tarafından tam on sekiz kez reddedilir? Verdiğimiz yakınlarımızın kanının sıçradığı dilekçe tozlu raflara neden kaldırılır? Buna karşılık demokrasi havarisi kesilenler yakınlarımızın adlarını ağızlarına almaya, onlardan gözyaşlarıyla alıntılar yapmaya, yazılarını, şiirlerini okumaya neden devam ederler? Ve neden yine bizim korktuğumuz başımıza gelir? Ortak acılarımız varken, bizi anlatanların da yazılarının aynı acılardan bakması kadar tabii ne olabilir?
    İlerde babanıza dair başka çalışmalarınız olacak mı?
    Elbette... Babamın anısını yaşatmak bana bu hayatta verilen en temel görev. Her sene Türk Tabipleri Birliği Behçet Aysan Şiir Ödülü düzenliyor, bu sene de Doğan Hızlan, Zeynep Oral, Cevat Çapan, Emin Özdemir, Ahmet Telli ve Ali Cengizkan’dan oluşan seçici kurul toplandı ve Ferruh Tunç’u ödüle değer buldu. Şimdi ödül töreni yakında... Onun hazırlıklarını sürdürüyoruz. Ayrıca babamın şiirlerinin de içinde yer aldığı projeler var... 
    Birazda sizden konuşabilir miyiz? Ankara Devlet Tiyatrosu’ndaydınız ve sizin de yazdığınız şiirler vardı. Şu an yaptığınız çalışmalar var mı?
    Tiyatro eğitimi gördüm ve uzun yıllar Devlet Tiyatroları’nda dramaturg çalıştım. Bir süredir süren bir davam vardı ve danıştayda kazandım. Şimdi yakın bir zamanda görevime yeniden başlayacağım. Aynı zamanda Cumhuriyet gazetesinin Ankara ekinde her hafta tiyatro eleştirileri yazıyorum. Şiirle uğraşım ise devam ediyor... 2008 yılında Vesikalık Fotoğraf isimli kitabımla Cemal Süreya Ödülü’nü aldım. Önümde ise bir roman var... Önümüzdeki günlerde yayımlanacak. 
    Kaynak: Söyleşi: Deniz Toprak; Odatv.com (17.03.2013)
  • 2012 şiirinde kadın şairlerin sayısı düşüşte

    Ekleyen: Sadık Doğan → 16 Mart 2013 Cumartesi
    Birbiri ardına yayımlanan dört şiir yıllığı, Türk şiirinde geçen yılın dökümünü ortaya koyuyor. 1932 doğumlu Sait Maden’den 1996 doğumlu Ertaç Omur’a farklı kuşakların şiirini buluşturan yıllıkların ortaya koyduğu gerçek, 2012’de şair kadınların suskunluğu... Yıllıklarda yer alan 387 şiirden sadece 50’si şair kadınların kaleminden çıkmış.
    2012 şiirinde kadın şairlerin sayısı düşüşte
    Şiir yıllıkları dünden bugüne hep sert tartışmaları ve polemikleri beraberinde getirdi. Belki de bunun neticesi olarak, uzun yıllar düzenli olarak yayımlanan YKY Şiir Yıllığı geçtiğimiz yıl yayınına son verdi. Yine epeyce zamandır şiir yıllıkları hazırlayan Veysel Çolak ve Hakan Arslanbenzer de bu serüvenlerini noktaladı. Bu olumsuz gelişmelere rağmen şiirimizin bir yıllık serüvenini kayda geçirmek üzere yeni çalışmalar ortaya çıktı. Mart ayı ile birlikte geçtiğimiz yılın ürünlerini bir belgelik hüviyeti taşıma iddiasıyla değerlendiren şiir yıllıkları birbiri ardına raflardaki yerini aldı: “Dil ve Edebiyat Şiir Yıllığı”, “Edebiyat Ortamı Şiir Yıllığı”, “Şair Dağın Doruğunda-Şiir Seçkisi”, “Şimşiir Ağacı Şiir ve Şiir Kitapları Yıllığı”... Kimi alfabetik kimi de şairlerin yaşına göre sıralanan yıllıklarda; Cevat Çapan, Hilmi Yavuz, Cahit Koytak, Refik Durbaş, Ali Günvar, Arif Ay, A. Ali Ural, Lale Müldür, Hüseyin Atlansoy, V.B. Bayrıl, Ömer Erdem, İbrahim Tenekeci, Ayşe Sevim, Celâl Fedai, Cafer Keklikçi, Furkan Çalışkan, Uluer Aydoğdu gibi farklı kuşaklardan isimlerin şiirleri yer alıyor. Dikkat çeken en önemli ayrıntı ise 2012’de şair kadınların suskunluğu. Mesela, Edebiyat Ortamı Yıllığı’ndaki 106 şairden 12’si kadın. Mustafa Fırat’ın şiir seçkisinde 185 şairden 33’ü, Dil ve Edebiyat dergisinin yıllığında ise 96 şairden sadece 5’i kadın. Bu üç yıllıkta 387 şiir arasında 44 şair kadına ait sadece 50 şiir var.

        Dil ve Edebiyat Dergisi’nin şubat sayısıyla okura ulaşan 438 sayfalık “Dil ve Edebiyat Şiir Yıllığı”, şair Zafer Acar’ın imzasını taşıyor. İlk kez yayımlanan bu çalışmanın belirgin iki özelliği var: Çeviri şiirlere ayrı bir yer vermesi ve poetik yazıların, eleştirilerin seçilen şiirlerden daha fazla yer kaplaması. Geçen ay 80. yaşını kutlayan Sezai Karakoç’a armağan edilen yıllık, Hilmi Yavuz ile yapılmış geniş bir söyleşi ile başlıyor. Zafer Acar’ın kendine has üslubuyla yaptığı teşhisler ve öznesi somutlanmış net eleştiriler, heyecanlı bir okuma macerası vaat ediyor.

        Edebiyat Ortamı dergisinin mart-nisan sayısının armağanı olan 244 sayfalık “Edebiyat Ortamı Şiir Yıllığı”nı ise Mustafa Aydoğan hazırlıyor. Dört yıldır düzenli olarak yayımlandığı için kendine has bir izlerçevre edindi Aydoğan’ın çalışması. Yıllık, önceki senelerden aşina olduğumuz formatını değiştirmeden şiire bolca sayfa ayırmaya devam ediyor. ‘Mısralar’, ‘Dergiler’, ‘Şiir Kitapları’ ve ‘Poetik Alıntılar’ bölümleri şiirin fark edilmesini kolaylaştırıyor. Yıllığın bir ayırıcı özelliği de girişte fazla söze gerek duymadan, okuru doğrudan şiirle buluşturması.

        Mühür Kitaplığı’nın yayını olan ve bu ayın başında okura ulaşan 240 sayfalık “Şair Dağın Doruğunda-Şiir Seçkisi”ni Mustafa Fırat hazırlıyor. Bu sene dördüncü kez yayımlanma sürekliliğini gösteren çalışma, önceki yıllara göre daha kaliteli ve özenli baskısı ve sert karton kapağı ile dikkat çekiyor. Diğer yıllıklardan en büyük farkı ise kısa bir sunuş yazısı haricinde hiç düzyazı barındırmaması ve bütünüyle şiir içermesi. Şiir seçkisine, müstakil olarak kitapçılardan ulaşmak mümkün.

        Etki Yayınları tarafından yayımlanan 367 sayfalık “Şimşiir Ağacı Şiir ve Şiir Kitapları Yıllığı”nı Mustafa Ergin Kılıç hazırlamış. Kılıç, ikinci yılında eleştiri ve önerileri de göz önüne alarak daha özenli ve kuşatıcı bir çalışma ortaya koymuş. Yıllığı diğerlerinden ayıran en önemli nokta, edebiyat dergilerini taramakla yetinmeyip şiir kitaplarına da eğilmesi.

        Bütün dergileri takip etme imkanı bulamayan şiirseverler, bu dört yıllıktan en az birini edinerek şiirimizin geçen yılki serüvenini takip edebilir. Genellikle bir kişinin özverisiyle çıkan yıllıkları yaşatmak, kendisini şiir sever olarak nitelendiren herkesin ödevi olmalı, değil mi?

    Kaynak:*http://www.zaman.com.tr/kultur / POLAT ONAT; (16.03.2013)
  • Behçet Necatigil’in hayatının küçük bir bölümü sinema filmine konu oldu

    Ekleyen: Sadık Doğan → 3 Mart 2013 Pazar
    34 yıl önce vefat eden şair-yazar Behçet Necatigil’in hayatının küçük bir bölümü sinema filmine konu oldu.
    Behçet Necatigil’in hayatının küçük bir bölümü sinema filmine konu oldu


    Cuma günü gösterime giren Kelebeğin Rüyası, Zonguldaklı genç şairler Muzaffer Tayyip Uslu (Kıvanç Tatlıtuğ) ve Rüştü Onur’un (Mert Fırat) gerçek yaşam öyküsünü anlatsa da onların fikir dünyasını etkileyen ve ‘hoca’ diye hitap ettikleri Behçet Necatigil’i (Yılmaz Erdoğan), güçlü bir karakter olarak karşımıza çıkarıyor. Şairlerin hangi halet-i ruhiye ile şiir yazdıklarını, yokluğa, hastalığa rağmen şiire tutunmanın heyecanını, en çok da taşrada şair olmanın ne zor olduğunu hissettiğimiz filmde, ‘hoca’nın genç edebiyatçılara kol kanat germesine tanık oluyoruz.   

        Necatigil, 1941 yılında tayin olduğu Zonguldak Çelikel Lisesi’nde üç yıl edebiyat öğretmenliği yaptı. O dönemde yayımlanan Ocak gazetesi, Kara Elmas dergisi ve Değirmen mecmuasında, Uslu ve Onur ile birlikte şiirlerinin yayımlandığını mektuplarında yazıyor. Dostlarına, iki gençten övgüyle bahsediyor.

        Necatigil vefat ettiğinde büyük kızı Selma 27, küçük kızı Ayşe 21 yaşındaydı ve halen anneleri Huriye Necatigil’in (92) yaşadığı Beşiktaş Nüzhetiye Caddesi’ndeki Deniz Apartmanı’nda ikamet ediyorlardı. Ve bu evin edebiyata, şiire gönül veren pek çok geleni gideni vardı. Bu vesileyle yazarın kızlarına o günleri ve filmle ilgili düşüncelerini sorduk.

    Kelebeğin Rüyası filmindeki Behçet Necatigil portresini nasıl buldunuz?

    Ayşe Sarısayın: Filmdeki “hoca” karakteri elbette ki Necatigil’den esinlenerek yaratılmış, ancak görüntü olarak Necatigil’e benzeyip benzememesi belirleyici değildi bizce. Babam Zonguldak Çelikel Lisesi’nde öğretmenlik yaptığı yıllarda çok genç henüz, yirmili yaşlarında. Yılmaz Erdoğan’la da görüşmüştük çekimler sürerken, Necatigil’e benzemek zorunda olmadığı konusunda aynı düşüncedeydik sanırım. Babam bu filmdeki karakterlerden biri olmakla birlikte, bir sembol aslında. Şiir sevdalısı gençlere yol gösteren, onları korumaya çalışan bir şair-öğretmen.

    Selma Necatigil: Genç şairlerin ‘hoca’yla bazı diyalogları, hoş espriler ve inceliklerle dolu. Nasıl ki bazı şiirlerin alt okumaları, belli birikimler ve emek istiyorsa okurdan, bu diyaloglar da öyle. Şairler ve şiirler üzerine örülmüş bir filmin, şiir gibi olması kaçınılmaz galiba...
    Senaryo yazımı ve çekim aşamasında ne tür katkılarınız oldu?
    Selma Necatigil: Yılmaz Erdoğan ve ekibiyle birkaç kez görüştük. Her iki şairin de hayatı, döneme ilişkin tüm detaylar yıllardır araştırılmış ve senaryo yazılmıştı, katkımız yalnızca Necatigil’in bazı fotoğraflarını, ses ve görüntü kayıtlarını iletmek şeklinde.
        Muzaffer Tayyip Uslu ve Rüştü Onur, yabancı olmadığımız isimlerdi, babamın Zonguldak yıllarında öğrencisi olduklarını ve onları önemsediğini biliyorduk. Bazı mektuplarında adları geçiyor. Yakın dostu Tahir Alangu’ya Zonguldak’tan yazdığı 14.4.1942 tarihli mektupta şöyle söz ediyor bu gençlerden: “Buralı iki genç -henüz liseyi bitirmemiş şairle birlikte, gazetede de göreceksin ya, üç şiir (Her üçü de henüz hiçbir mecmuada çıkmamıştır. Yeni Zonguldak’a bahşettik bu şerefi!) çıkarıyoruz.”
    Ayşe Sarısayın: Zonguldak yılları, babam açısından da önemli olmalı ki, bir röportajında değinmiş o döneme: “Kanaatimce asıl açılmaya, asıl kendi sesimi duyurmaya Kars (1941) ve Zonguldak (1942-1943) liselerindeki öğretmenliğim esnasında başladım. Hele Zonguldak’a tayinim, çok isabetli oldu. Kastettiğiniz mânâda muhiti orada buldum. Pek genç yaşta ölümleri şiir hayatımız için cidden büyük bir kayıp olan Rüştü Onur, Muzaffer Tayyip Uslu gibi iki kuvvetli şairle birlikte çalıştık. Zonguldak’ta çıkan Ocak gazetesinde, Kara Elmas dergisinde ve Değirmen (İstanbul) mecmuasında beraberce şiirler, yazılar yayımladık.”
    Beşiktaş’taki eviniz genç şairlerin uğrak yeri miydi?
    Ayşe Sarısayın: Gelip gidenler çok olurdu, özellikle de öğrencilerinden. Kabataş Lisesi’nde öğretmenlik yaparken, aralarında Hilmi Yavuz’un da olduğu bir grup öğrenciyle bir dergi çıkarmışlar. Öğrencilerinin sevdiği bir öğretmendi sanırım. Babam, kendisinden mektupla görüş isteyenlere de mutlaka cevap verir, şiire gönül vermiş gençlere hep destek olurdu.
    Neler konuşulduğunu, nasıl bir ortam olduğunu hatırlıyor musunuz?
    Ayşe Sarısayın: Şiir konuşulurdu tabii, ama o sıralar çocuk yaştaydık, bu konuların pek içinde değildik. Babamın bir şiir üzerinde çalışırken çok içine kapandığını, bazen günler boyunca gerekmedikçe odasından çıkmadığını hatırlıyoruz en çok... Şiir içine sinerek bittiğinde ise büyük bir keyifle aramıza katılırdı tekrar, genelde de anneme okurdu şiirini. Eve gelip giden gençler, öğrenciler ya da kendi kuşağından edebiyatçı arkadaşları, daha çok babamın odasında olurlardı. Bu nedenle konuşmalarına birebir tanık olamadık pek, ama dört bir yanı kitaplarla çevrili, edebiyatın, en çok da şiirin çok hissedildiği bir evde büyüdük.
    Selma Necatigil: Kendisine bir şey sorduğumuzda, bir mısra ile cevap verirdi bazen. Ya da ‘Yazdık, falanca sayfada...’ derdi gülerek. Babamın öğrencileriyle ilişkilerine doğrudan tanık olmadık, ama tanıdığımız öğrencileri, ilişkilerinin iyi olduğunu söylüyorlar.
    Kaynak: *Zaman/kültür /SEVİNÇ ÖZARSLAN (03.03.2013)