Browsing "Older Posts"

  • Anlatamıyorum - Orhan Veli (beste: Hümeyra )

    Ekleyen: Sadık Doğan → 30 Ekim 2012 Salı


















    Ağlasam sesimi duyar mısınız,
    Mısralarımda;
    Dokunabilir misiniz,
    Gözyaşlarıma, ellerinizle?

    Bilmezdim şarkıların bu kadar güzel,
    Kelimelerinse kifayetsiz olduğunu
    Bu derde düşmeden önce.

    Bir yer var, biliyorum;
    Her şeyi söylemek mümkün;
    Epeyce yaklaşmışım, duyuyorum;

    Anlatamıyorum…
    Anlatamıyorum - Orhan Veli


                      Orhan Veli Kanık                                                                    
  • Geçer - Neyzen Tevfik

    Ekleyen: Sadık Doğan → 28 Ekim 2012 Pazar
    Izdırabın sonu yok sanma, bu alem de geçer, 
    Ömr-i fani gibidir, gün de geçer, dem de geçer, 
    Gam karar eyliyemez hande-i hurrem de geçer, 
    Devr-i şadi de geçer, gussa-i matem de geçer, 
    Gece gündüz yok olur, an-ı dem adem de geçer, 

    Bu tecelli-i hayat aşk ile büktü belimi, 
    Çağlıyan göz yaşı mı, yoksa ki hicran seli mi? 
    İnleyen saz-ı kazanın acaba bam teli mi? 
    Çevrilir dest-i kaderle bu şu'unun fili mi, 
    Ney susar, mey dökülür, gulgule-i Cem de geçer, 

    İbret aldın, okudunsa şu yaman dünyadan, 
    Nefsini kurtara gör masyad-ı mafihadan. 
    Niyyet-i hilkatı bul aşk-ı cihan aradan, 
    Önü yoktan, sonu boktan, bu kuru da'vadan 
    Utanır gayret-i gufranla cehennem de geçer. 

    Ne şeriat, ne tarikat, ne hakikat, ne türe, 
    Süremez hükmünü bunlar yaşadıkça bu küre 
    Cahilin korku kokan defterini Tanrı düre! 
    Ma'rifet mahkemesinde verilen hükme göre, 
    Cennet iflas eder, efsane-i Adem de geçer. 

    Serseri Neyzen'in aşkınla kulak ver sözüne, 
    Girmemiştir bu avalim, bu bedyi' gözüne. 
    Cehlinin kudreti baktırmadı kendi özüne. 
    Pir olur sakiy-i gül çehre bakılmaz yüzüne, 
    Hak olur pir-i mugan, sohbet-i hemdem de geçer.

    Hayatı(1879-1953)
    Geçer -  Neyzen Tevfik24 Mart 1879'da Bodrum'da doğdu, 28 Ocak 1953 'de İstanbul'da öldü. Babasının görevleri bulunduğu Urla kasabasında amatör bir neyzenden nota ve usul bilgileri öğrenerek başladığı ney çalışmalarını kendi kendine ilerletti. İzmir İdadisi'ne girdiyse de bitirmeden ayrıldı. Bu arada gene kendi kendine Farsça öğrendi. İzmir Mevlevihanesi'ne girdi. Daha sonra İstanbul'a yerleşerek Galata ve Kasımpaşa Mevlevihanelerine devam etti. 1902'de Bektaşi tarikatından nasip alarak Bektaşi dervişi oldu. Bir yandan da şiirle ilgileniyordu. Eşref'le ve Mehmet Akif'le tanıştı ve şiir konusunda her ikisinden de etkilendi. 1908'den sonra bir süre Mısır'da bulundu 1913'te İstanbul'a döndü. 

    Neyzen Tevfik genellikle toplum kurallarına uymadan yaşamını sürdürmüştür. Sazını bir geçim kapısı haline geçirmemek için direnmiş, yalnızca içinden geldiği zaman ney üflemiştir. Neyzenliğini geliştirmek kaygısı duymamış, sanat değeri kalıcı bir müzikçi olmak için uğraşmamıştır. Neydeki başlıca ustalığı sazı iyi üflemesiydi. Belirli müzik kurallarının dışına çıkar, ama hep duyarak çalar ve dinleyenleri etkilerdi. Kendi açıklamasına göre yüze yakın plak doldurmuştur. 

    Neyzenliğinin yanı sıra adını yergi ve taşlamaları ile de duyurmuştur. Kimi eleştirmenleri göre bu türün Nef'î ve Eşref'ten sonra üçüncü önemli temsilcisi sayılır. Ününün yaygınlaşmasında halk tarafından çok sevilmesinin de çok büyük payı vardır. Ancak oldukça eski bir dil kullanması nedeniyle güç anlaşılan ve biçimsel açıdan yetersiz kalan bu şiirleri pek kalıcı olmamıştır. Yergilerini genellikle siyasal ve dinsel baskıya, çıkarcılığa yöneltmiş, toplumdaki tüm haksızlıkları çekinmeden dile getirmiştir.
  • Bejan Matur Şiiri Üzerine - Kenan Yücel

    Ekleyen: Sadık Doğan →
    Bejan Matur 
    Bejan Matur Şiiri - Kenan Yücel

    1968 Kahramanmaraş doğumlu. Ortaokul ve lise eğitimini Gaziantep'te tamamlamış. Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi'nden mezun olmuş. İlk kitabıRüzgâr Dolu Konaklar’a (Avesta, 1996) 1997 yılında Halil Kocagöz ve Orhan Murat Arıburnu şiir ödülleri verilmiş. Tanrı Görmesin Harflerimi (1999), Ayın Büyüttüğü Oğullar (2002), Onun Çölünde (2002), İbrahim'in Beni Terketmesi (2008), Kader Denizi (2010) diğer şiir kitapları. Bunların yanı sıra Doğunun Kapısı Diyarbakır (2009) adlı fotoğraflı bir kent kitabı ile Kürt sorununu işleyen Dağın Ardına Bakmak (2011) adlı yayımlanmış iki kitabı daha bulunuyor. Bazı şiirleriAdam SanatEdebiyat ve EleştiriDefterEkin Belleten ve Yazıt dergilerinde yayımlanmış olsa da dergilerde şiirleriyle pek görünmüyor. Zaman Gazetesi'nde çeşitli konularda yazmayı sürdürüyor.

    İlk kitabı Rüzgâr Dolu Konaklar’da yalın bir dil ve anlatıya dayalı bir şiirsel söylemle kurduğu masalsı atmosfer öne çıkıyor. Şiirin öznesi olan bir kız çocuğunun gözünden hayata yönelen bakışların masumiyeti sinmiş dizelere. Bu ilk kitabın (kitaba da adını veren) ilk şiirinde anne, rüzgâr, ay, meşe gibi motifler ile yol/yolculuk, uzaklaşma, ölüm izlekleri çıkıyor karşımıza. Çıkılan o yolculukla çocukluktan uzaklaşılsa da şiirin öznesi ‘çocuksu’ bakışından bir an olsun uzaklaşmıyor: “evimizi bağışla tanrım n’olur/ dokunma sofamıza/ orada gülebiliyoruz ancak” (s. 19). Bu çocuksu bakış Dağlarca’nın Çocuk ve Allah’ını akla getiriyor. Ölmüş bir baba, o çok korktuğu savaştan dönememiş bir ağabey, dağlara bakarak oğlunu bekleyen bir anne [belki de bu bekleyişten ağaca dönüşmüş bir anne]: “dolaşıyordu dağların arasında/ kökleri olmayan bir meşeydi o” (s. 19)], evlerinden uzaklaşıp rüzgâr dolu konaklara doğru yolculuğa çıkan ve birbirinden ayrılan dört kız kardeşten (çocuk gelin?) oluşan bir ailenin bireylerinde uzun yıllardır sürmekte olan iç savaşın yansımalarına rastlarız. Bu ilk bölüm kitabın diğer bölümlerine göre daha başarılı, bölümler arası ilmeklerin zayıflığı ise kitabın bütünlüğünü zedeliyor. Bu bölümde yer alan gümüş başlık, gümüş kemer, kilimler, bakırlar, dövmeli kadınlar ‘doğu’ya gönderir okuru. Kitapta yer yer dinsel göndermeler gözlense de bunlar çok ince bir çizgi oluşturur. Kimi dizelerde ise Pagan inancının izleri görülür: “ayın sevgili tanrıçası Sin” (s. 35), “yalvardığında aya ve yıldızlara/ tanrıça duymuştu onu” (s. 37), “toz meleğim gelir/ uyku meleğim” (s. 57), “tanrıların isimlerini tekrarlamam, ölümü geciktirmiyor” dizesiyle başlayan Büyücüm (s. 64) adlı şiir , “Ateşin/ Ve suyun/ Başı için” (s. 71), “bozkırın iyitanrısı rüzgâr” (s. 72). Bir şiirinde ise bilinen bir şarkının sözleri hipogram olarak girer şiire: “Alla beni/ Pulla beni/ Al koynuna yar” (s. 51). Devam dizelerinde şiir iyice düzey yitirir: “Ah yar/ Allama beni/ Pullama/ Alma koynuna/ Kanatları varmış gözyaşının/ Düşerken acıtmazmış” (s. 51).

    Tanrı Görmesin Harflerimi üç yıllık bir aradan sonra 1999’da yayımlanır. O yıl intihar eden ressam Deniz Bilgin’in anısına adanmış kitap. Yerinden yurdundan edilmişlik bu kitapta da çıkıyor karşımıza: “Uyansın buradan bir acıyla, bir gece yarısı/ Sürülen kavim.” (s. 25); “Giden bir yol var dedi./ Hep giden.” (s. 59).“Nereye gidiyorum ben/ Neresi yerim?” (s. 87). “Kör bir Maraş bıçağını taşlara sürtüyorlar/ Kan için.” (s. 25) dizeleri ise Maraş katliamına gönderir okuru.Anne, su, nehir, çöl, yüz, ay, taş, kuyu, gece kitapta sık kullanılan sözcükler. Şiirler aşk, yalnızlık, ölüm izlekleri üzerine kurulmuş. Çocuksu bakış ve bir masal atmosferi kuşatıyor şiirleri yine. İlk şiirde kutsal kitap söylemine de başvuruluyor: “De ki;/ Sabahın efendisi sen değilsin/ Kimse değil.” (s. 14). “Masal I başlıklı şiirde çocukluğun izlenimleri beliriyor: “Masalcı bir dede/ Karlı bir gecede/ Bir halkayla oturtur bizi/ İyiyi ve kötüyü anlatırdı/ Ateşi göstererek” (s. 52). Kitabın son şiiri ise çocukluğun bittiği noktayı imliyor gibi: “Dünyada olmak acıdır. Öğrendim.” (s. 90).

    2002 yılının nisan ve mayıs aylarında Onun Çölünde ve Ayın Büyüttüğü Oğullar yayımlanır. İlk kitaplarının masalsı atmosferinden bir uzaklaşma gözlenir. Bu şiirlerde sentetik bir yan, bir olmamışlık havası egemendir.

    Onun Çölünde… “Aşk’a” adanmış bir kitap. “İki Uzak Nehir” adlı ilk bölümde kısa şiirler yer alırken, “Onun Çölünde” ve “Ormanın Taa İçinden” adlı bölümler birer uzun şiirden oluşuyor. ‘Aşk’ın temel izlek olarak karşımıza çıktığı, lirizmin kendisini yer yer hissettirdiği şiirler bunlar. Biten bir aşk, terk eden bir sevgilinin gölgesi gezinir dizeler arasında, acı, yalnızlık ve gözyaşıdır aşktan geriye kalan: “Koş ormanında. Ağaçlara bak ağla. Yağmur yağıyor./ Ve kalbimi sıkıştıran el…”(s. 66); “Tanrı seçti bizi,/ Kendi yalnızlığını duyurmak için,/ Aşkı verdi” (s. 72); “Kalp aldanır. Ahmaktır./ Ve ben incindim.” (s. 74). 

    Ayın Büyüttüğü Oğullar’ın temel izleği ise ‘ölüm’dür. Bu kitapta yer yer düzyazının bölgelerine giriyor Matur. Şiirsel dilden uzaklaşma şiirin de düzey yitirmesine yol açıyor: “Annemle taş bir aslanı aradık. Kayıp bir aslanı./ İkimiz de, çocukluğumuzdan hatırladığımız bir tepede olduğunu söyledik onun./ Anneme uydum./ Onun çocukluğu, o taş aslan kadar eski ve gerçekti.” (ABO, s. 31).

    İbrahim’in Beni Terk Etmesi altı yıllık bir aradan sonra 2008’de yayımlanır. Şairin dinsel efsanelerle örtüşen bir içeriğe yöneldiği görülür. Önceki kitaplarında yer yer hesaplaşmaya giriştiği, bağlamlarından farklı kullandığı/kullanmaya çalıştığı dinsel simgeler bu kitabında dinsel söylemle örtüşen bir konumda yer alıyor. Önceki kitaplarında yer yer rastlanan tanrı sorgulamasında Alevi/Bektaşi geleneğin izlerini görmek olanaklıyken İbrahim’in Beni Terk Etmesi’nde -Orhan Kahyaoğlu’nun da belirttiği gibi- “İslami kaynaklarla inanç düzeyinde” bir ilişki kurmaya yöneliyor Matur: “Bu noktada, şairin tanrıya duyduğu inancı artık sorgulamaktan çok, onunla bütünleşmesi dikkat çekiyor” (Orhan Kahyaoğlu, Radikal Kitap, 21/03/2008). Bir arayışın peşinden giden, soran/sorgulayan çocuksu bakış gitmiş, yerini her şeyden emin, durduğu yerin farkında bir yetişkinin sesi almıştır: “çocukluğa veda edip yaşlandık” (İBTE, s. 83). Bu kitapla birlikte sesin ön plana çıkmasında (şiirler yüksek sesle okunmak için yazılmış gibidir) inanç düzeyindeki bu farkına varmanın etkisi olduğunu düşünüyorum. Önceki kitaplarında yer alan ses ve sözcük yinelemelerinin yanı sıra dize yinelemelerine de (bazen sözdizimini tersine çevirerek) başvurmaktadır şair bu kitabında: “ ‘cenneti kaybettik biz’ diyor yaşlı adam/ Cenneti kaybettik biz/ Ve sulardan hiçbir şey anlamadık/ Hiçbir şey anlamadık sulardan” (İBTE, s. 60); “İbrahim gölü/İbrahim gölü” (s. 60); “Ben yürüdüm haccımı/ Haccımı yürüdüm ben” (s. 61). Bu kitapta ‘ben’ söyleminin geriye çekildiğini, kutsal kitapların söylemine benzer bir söylemin öne çıktığını görüyoruz.

    İBTE ile Matur proje bir şiire yönelmiştir. Şiirlerin yazıldığı tarihsel bağlama, siyasi toplu duruma göz atıldığında görülecektir ki, İslamcı bir hükümetin iktidarda olduğu, muhafazakârlığın yükselişe geçtiği, Gülen cemaatinin ‘dinler arası diyalog’ adıyla çalışmalar başlattığı 2000’li yılların isterleriyle uyumlu bir zihinselliğin şiiridir bu. Kitap İbrahim peygamber üzerine kurulmuştur. Bir Yahudi peygamberi olan Abraham (İbrahim) hristiyanların ve müslümanların da tanıdığı bir peygamberdir. [Fethullah Gülen'in Papa’ya, İbrahim'in doğduğu şehir olan Harran'da bir İslâm-Hıristiyan ilahiyat okulu kurmayı teklif ettiği de biliniyor (Aksiyon, Sayı 167 [14-20 Şubat 1998], s. 30). Bu olgular, bir söyleşisinde bu kitabıyla ilgili olarak “bir sesin peşinden gittim” diyen Matur’un nasıl bir sesin peşine takılmış olduğu hakkında bir fikir vermektedir. O nedenle, İBTE adlı kitabında bu zihinselliğin çevreninde bir şiir ürettiğini belirtmek hiç de yanlış bir saptama olmayacaktır. Osman Çakmakçı bu konuyla ilgili şunları yazmış: “Öyle anlaşılıyor ki Matur, kitabı yazmaya başlamadan önce ne yazacağına bilinçli olarak karar vermiş, temasını seçmiş ve sonra da bu temaya uygun şiirler ‘yapmış’. Bu ‘yapma süreci’ hiç de tesadüfi değil tabii ki; önceden tasarlanmış; Matur öncelikle böyle bir şiir yazmanın gerekçelerini oluşturmuş olmalı. Neye bakarak mı? Tabii ki ülkemizde yazılan şiirin gidişine, çağımızın insani ve enetellektüel ihtiyaçlarına; neyin dikkat çekebileceğini, ne yazarsa üzerinde konuşulabileceğini düşünerek hem de.” (BirGün, 29.09.2010).

    Kader Denizi (Timaş Yayınları, 2010) Bejan Matur’un altıncı ve son şiir kitabı. Yine bir proje kitap var elimizde. Fotoğraf sanatçısı Mehmet Günyeli’nin tekne yüzeylerindeki lekeleri, dokuları minimal bir yaklaşımla fotoğraflayarak elde ettiği soyut fotoğrafların çağrışımlarıyla yazılmış şiirlerden oluşuyor kitap. Proje kapsamında fotoğraflar ve şiirler birlikte sergileniyor ilkin, sonra kitaba dönüştürülüyor. Şiirlerde göç, yersiz yurtsuzluk, ölüm gibi izlekler öne çıkıyor: “Ey Tanrım/ Nereye aidim/ Bana bildir!” (s. 43); “Kader denizi/ Hiçliğin/ Ölümün…” (s. 9). Başkaları adına söz alan bir ‘biz’ söylemi var şiirlerde. Ses, sözcük ve dize yinelemeleri ritmin aracı olarak çıkıyor karşımıza. Ses bir önceki kitabında olduğu gibi yine önemsenmiş. “Kabarcıklar arasında/ Büyüyen/ Uzak kıtaların aç soluğudur” (s. 51) dizeleri göçmen sorununun temelinde yatan açlığa, yoksulluğa bir gönderme. Boğularak ölen göçmenlerin denizin derinliklerine doğru son yolculuklarının “tersine miraç” olarak nitelenmesi çarpıcı: “Bir miraçsa bu/ Tersine bir miraç/ İniyorum ben/ Dağlardan/ Yıldız kümelerine/ Karanlığın kalbine iniyorum” (s. 45).  “Aynı kader/ Aynı deniz” (s. 55) dizeleri Behçet Aysan’ın “aynı gökyüzü aynı keder” dizesini akla getiriyor. Kader Denizi, izlekleriyle, ses ve anlam dengesiyle, şiir işçiliği ve kitap bütünlüğüyle Matur’un kitapları arasında öne çıkıyor.

    Şiir kitaplarına kısaca değindikten sonra şimdi de Bejan Matur şiirinin genel hatlarına bir göz atalım.

    İmge yoğun bir şiir değil bu.

    Ses genelde çok fazla ön plana çıkmıyor. Sesi şiirin dizeleri arasında dolaştırıyor, böylelikle ritim elde ediyor. Ses ve sözcük yinelemelerine başvursa da şiirlerinde –son iki kitabını dışarıda tutarsak- dize yinelemesine çok az rastlanıyor. Örnek vermek gerekirse: “Onlara, bir daha görüşmeyebiliriz demedim./ Hepimiz biliyorduk./ O dağ oğullarını yedi./ Ve onları bir sese kapattı./ Kolu yok kiminin./ Kimi kör.// Kardeşlik eski bir masalın bilgisine kaldı./ Kardeşlik acımaydı.” (ABO, s. 20). Şiirde [a], [e], [i], [o] seslileri ile [d], [m], [k], [s] sessizlerinin yinelenmesiyle oluşturulan müziksellik, yinelenen “kimi” ve “kardeşlik” sözcükleri ile son iki dizedeki uyağın bu müzikselliğe ve ritmin oluşumuna katkısı görülüyor.

    Yalın bir dili var Matur’un. Yalın ve temiz bir Türkçeyle, akıcı bir söyleyişi ritimli şiir tümcelerine dönüştürerek kuruyor şiirini. Tümceler büyük harfle başlatılıyor, şiir tümceleri genellikle artlama yöntemiyle bölünerek veriliyor ve sonlarına mutlaka nokta (.) imi konuluyor. Noktalama imlerinin bu kadar sık kullanılmasına gerek olup olmadığı üzerinde düşünülmeli. İlk kitaplarında noktalama imlerinin daha az kullanıldığını, Ayın Büyüttüğü Oğullar ve Onun Çölünde adlı kitaplarla birlikte kullanım yoğunluğunun arttığını görüyoruz. Öyle ki şiirin doğal durakları olan dize sonlarının nerdeyse tümünde kullanılmış bu imler. Dizeler arası boşlukların da durak işlevi gördüğüne dikkat edilmemiş, boşluklardan önceki dize sonlarında da savurganca kullanılmış noktalama imleri. Okurun şiiri alımlama yaklaşımına noktalama imleriyle bu kadar müdahale edilmesini gereksiz buluyorum.

    İlk kitaplarında şiirini kendi yaşantısından yola çıkarak kurarken, sonrasında İbrahim’in Beni Terk Etmesi ile başlayan süreçte proje şiire yöneldiği, Kader Denizi’nde de bu yaklaşımı sürdürdüğü gözlemleniyor.

    Şiirlerinde Füruğ’un etkilerini görmek mümkün. Tinselliğin şiirini yazıyor. Şiirini içrek bir yaklaşımla kuruyor, söyleyeceklerini gizemli bir anlayışla dile getirmeye çalışıyor. Mistik yönelimleri var. Yer yer kutsal metinlerle metinler arası ilişkiye giren, dinsel anlatılara göndermeler yapan, dinsel motif, simge ve imgelerden yararlanan bir şiir. Paganizme, İslami kavramlara göndermeler var. Özellikle İbrahim’in Beni Terk Etmesi’nde İslami simge ve motiflerin yoğunluğu göze çarpıyor. Mitsel söyleyişe, dinsel simge ve motiflere yaslanarak, kendi içine kapanan, gizemli bir anlatım oluşturmaya çalışıyor (Bu yaklaşım, konuşma diline yaslanan yalın söyleyişin, yer yer düzyazı diline yaklaşan anlatımcılığın yüzeyde tuttuğu şiirini derinleştirmeye yetmiyor çoğunlukla).

    Çocukluk ve doğa görünümleri şiirlerinde etkili. Şiirinin kültürel arka planını taşra ve kırsal alan oluşturuyor.

    ‘Yerinden edilmişlik’ duygusu var şiirlerinde. Kimi şiirlerinin yolculuk, göç, uzaklaşma, yersiz yurtsuzluk gibi izlekleri bağlamında Theo Angelopoulos sinemasını akla getirdiği söylenebilir. Rüzgâr, anne gibi motifler sıklıkla kullanılır bu şiirlerde. Rüzgâr yersiz yurtsuzluğu imler, anne ise yurtsanan, dönmek istenen bir ülkedir. Ağaç da sık kullanılan bir motiftir.

    Genel olarak şiirlerinde “ben” söylemi ağırlıklı bir yer tutuyor. İngiliz şiirinin anlatıya dayalı söyleminin etkileri gözlemleniyor. Anlatıya dayalı bu söylemde şairin kültürel arka planında yer alan Kürt dengbejlerinin sözlü edebiyat geleneğinin etkilerini de göz ardı etmemeliyiz elbette.
    Dinsel, mitsel göndermeler bağlamında bu şiirlerin gezindiği coğrafyanın Anadolu, Ortadoğu, Mezopotamya olduğu söylenebilir. Doğulu bir duyarlık öne çıkmakla birlikte şiirlerinin tarihsel ve coğrafi bağlamdan kopuk olduğu görülüyor. Bunda, anlatılmak istenenlerin masalsı bir atmosfer içine çekilerek verilmesinin rolü olduğunu düşünüyorum.

    Gündelik yaşam, kentler, günümüz insanının sıkışmışlığı bu şiire konu olarak girmiyor. Şiirleri günümüze göndermeler içermiyor. Bir söyleşisinde “Benim şiirimde şehir manzarası, şehir hayatı yok, tarihi yok, sokakları yok. Bir arkadaşım tüm kitaplarıma baktı ve bugünün hayatına ait sadece palto ve gözlüğü buldu. Şiirimde sandalye bile yok. Her şey üç bin yıl önce yazılan şiirlerdeki kelimelerle oluşturuluyor” diyor Bejan Matur (Roll, Şubat 2008). Bu durum, şiirlerinde günümüzle ilişkilendirilebilecek kimi şeylerin de masalsı bir atmosfer içinden anlatımıyla birleştiğinde çağıyla örtüşmeyen, çağından izler taşımayan bir şiir getiriyor önümüze. Zamanın ruhunu ıskalayan, tam da bu nedenle modernizmin bağlamı dışında konumlanan bir şiir.

    Kaynak:*Kenan YücelŞiirden dergisi, Sayı 10, Mart-Nisan 2012  (28.10.2012)
  • Belki Sessiz ve Gonca Özmen Şiiri Üzerine - Kenan Yücel

    Ekleyen: Sadık Doğan →
    Belki Sessiz” Gonca Özmen’in “Kuytumda”dan (Hera Yayınları, 2000) sonra yayımlanan ikinci şiir kitabı (YKY, 2008). İki kitap arasında tam sekiz yıl var.

    Gonca Özmen 1982 yılında Burdur’un Tefenni ilçesinde doğmuş. İlkokulu Tefenni’de, ortaokul ve liseyi ise Burdur Anadolu Lisesi’nde bitirmiş. İstanbul Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı bölümünden mezun.
    Belki Sessiz ve Gonca Özmen Şiiri

    Gonca Özmen de doksanlı yıllarda şiir yayımlamaya başlayan şairlerimizden. İlk şiiri 1997 yılında, Arif Damar’ın seçimiyle Varlık dergisinde, ‘Ustaların Seçtikleri’ bölümünde yayımlanmış. O da özgeçmişini irili ufaklı ödüllerle dolduranlardan: 1997 Yaşar Nabi Nayır Gençlik Ödülleri’nde “dikkate değer” bulunmuş. 1999 Ali Rıza Ertan ve 2000 Orhon Murat Arıburnu Şiir Ödülleri’nde birinciliğe değer görülmüş. 2003’te İstanbul Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı  Anabilim Dalı Berna Moran Şiir Yarışması’nda birincilik ödülü; 2005 Homeros İnceleme Ödülü’nde “Edip Cansever’in ‘Kaybola’ Şiiri Üzerine” adlı incelemesine üçüncülük ödülü verilmiş. Belki Sessiz’le 2009 Sevda Ergin şiir ödülünü almış.

    Lirik bir şiir yazıyor Gonca Özmen. Şiirlerinde ağırlıklı olarak duyguya yaslandığı gözlemleniyor. Görünenden çok görünmeyende arıyor şiiri. Yalın bir dili var. Konuşma dilinin olanaklarından yararlanıyor. Söz eksiltmelerine başvuruyor. Şiirsel yapıyı dizelerle kuruyor.  Şiirlerinin temel izleği ‘aşk’. ‘Ben’ söylemi ağırlıklı bir yer tutuyor şiirlerinde. Yer yer monolojik, yer yer diyalojik bir söylemle kuruyor şiirini. Sese fazlasıyla önem veriyor. Müziğin araçları olarak uyaklar, ikilemeler, ön yinelemeler, ses, sözcük ve dize yinelemeleri yoğun olarak kullanılıyor şiirinde. Biçime önem veriyor, disiplinli bir şiir kuruyor. Genellikle bildiği ve yinelediği biçimlere yaslanıyor, bir arayışa girişmektense durduğu yeri sağlamlaştırmaya çalışıyor. Kendi sesini ve biçemini kuramamış olması ise en büyük sıkıntısı; şiirlerinde İlhan Berk’in etkisi hemen gözlemleniyor.

    Belki Sessiz’de toplam yirmi yedi şiir yer alıyor. Kitap Belki Sessiz ve Çünkü Annem adlarını taşıyan iki bölümden oluşuyor. Tek bir şiirden oluşan Çünkü Annemadlı bölüm kitapta biraz eğreti durmuş, bu durum Çünkü Annem’in gerek biçimsel, gerekse izleksel anlamda Belki Sessiz adlı ilk bölümdeki şiirlerden ayrılıyor oluşundan kaynaklanıyor. Belki Sessiz adlı bölümdeki şiirlerin temel izleği ‘aşk’ken, Çünkü Annem’in izleği ‘taşralı bir kadınının mutsuzluğu’dur. İlk bölümdeki şiirler çoğunlukla tekli ve ikili dizelerle kurulurken, Çünkü Annem bir dörtlük ve bir tekli dizeden oluşan dört ayrı bölümden meydana getirilmiş. Sözünü ettiğim nedenlerle Çünkü Annem adlı bölümün kitabın izleksel ve biçimsel bütünlüğünü zedelediği düşüncesindeyim.

    Kitaptaki şiirler çoğunlukla tekli ve ikili dizelerle kurulmuş. Leke (s. 27), Elleriniz Vardı Barbar (s. 43), Akış (s. 46), Sanrı (s. 50), Kime Kalırsa (s. 68) ve Çünkü Annem (s. 73) adlı şiirlerindeyse bu biçimselliğin dışına çıkmış şair, üçlü, dörtlü, beşli dizeler de yer alıyor bu şiirlerde.

    Kitap Shakespeare’in Macbeth’inden bir alıntıyla başlıyor: “Olmayan bir şey olandan çok sarsıyor beni: Tek o kalıyor ortada, o olmayan şey!” Gonca Özmen görünenden çok görünmeyende, olandan çok olmayanda arıyor şiiri, orada kurmaya çalışıyor. “Söz biter aydınlıkla gölge arası” (s. 53) dizesinde bu yaklaşımın ipuçlarını buluyoruz. Bu dizede aydınlığın var olanı, görüneni; gölgeninse olmayanı, görünmeyeni temsil ettiğini söyleyebiliriz. Şairin önemsediği yer ise aydınlıkla gölge arasındaki o ince çizgi, o belli belirsiz bölgedir, söz de orada biter (kim bilir, belki de ‘çıkar, yetişir’ anlamında kullanmıştır şair ‘bitmek’ sözcüğünü). Kitabın adında yer alan ‘belki” sözcüğü de böylesi bir belirsizliği imler.

    Her iki kitabında yer alan şiirlerin temel özelliklerinden biri de lirizmdir. Olmayana özlemin, tutkunun lirizmidir onunki. ‘Ben’ söylemi, konuşulan dilden yararlanması, duyguya yaslanan bir şiir yazıyor oluşu, tutkularını, özlemlerini içtenlikle, yalın bir anlatımla dile getirmesi ve bunu yaparken özgün imgelerden, benzetmelerden yararlanması şiirinde lirizmi öne çıkaran öğelerdir.

    Belki Sessiz’in temel izleği ‘aşk’tır. Her iki kitabını ve dergilerde yayımlanan şiirlerini birlikte değerlendirdiğimizde ‘aşk’ın Gonca Özmen şiirinin de temel izleğini oluşturduğunu söyleyebiliriz. Yalnızlık, ölüm, nesneler, doğa bu şiirin diğer izlekleridir.

    Belki Sessiz’de açık cinsel göndermeleri olan dizelere de sıklıkla rastlıyoruz: “Sonra gidip bir şiirin önünde soyunuyorum / Bir çocuğu öpüyorum adı sevişmek oluyor” (s. 30), “Sen oturup şeftali yiyorsun / Otlar diyorum yürüyor görmüyorsun” (s. 31), “Ah sevgilim aramızda bir iğne / Beni sana dikiyor” (s. 31), “Ağzın yatağımda uyuyor” (s. 33), “Beni böyle uzun sev / Gölü delirt / Tutuştur suyun kanını” (s. 34), “Beni böyle ıslak sev” (s. 35), “Beni öpersen dağılır zaman / Avlun olurum arsız otun” (s. 37), “Azaldığın yerden öpeceğim” (s. 38), “Sana fırtınayı dinleteceğim / Theşub’un çığlığını” (s. 39), “Ağzındı / Ve çocuktuk hâlâ sevişirken” (s. 42), “Allahın taş damında sevişirdik / Islaktınız ve elleriniz vardı barbar” (s. 45),  “Beni kirlet” (s. 46), “…gül benim açtığımdır” (s. 48), “Sevgilim kuşlara bakacak düşmekten korkmasa/ Doğulu bir rüzgârı esecek etimde, sonsuz” (s. 50), “Titrerken duyacağım çıplaklığın sesini” (s. 51), “Sevgilim kirli bir dua gibi yağacak üstüme / Öylece yağacak hazır dağılmaya, yok oluşa” (s. 52), “Kısrak oluşum mahmuzlar gecenizi” (s. 64).  

    Belki Sessiz kesinlikle sessiz bir kitap değil. Gonca Özmen şiirde sese, ritme fazlasıyla önem veren, yaslanan bir şair. Şiirlerinin şiir olmasında ses ekseninin katkısı anlam ekseninkinden fazladır. Ses ve müzik daha da öne çıkmış bu kitabında. Nerdeyse tüm şiirlerinde uyaklarla, ses, sözcük ve dize yinelemeleriyle, ön yinelemelerle ritim elde ederken,  şiirini de müziğe iyice yaklaştırıyor Gonca Özmen, bunu yaparken aşırıya kaçıyor, sesin bu kadar ön plana çıkarılması,  ses – anlam uyumunu bozuyor çünkü.

    Gonca Özmen bazen aynı dize içinde sözcük yinelemelerine başvuruyor:

    Geçsem içinizden geçsem” (s. 25), “Kuşlar demiştik kuşlar” (s. 35), “Ellerimi, zor ve ağır ellerimi” (s. 51), “Sular varken eski sular” (s. 68), “Bir dalgınlıktangeldim ben bir dalgınlıktan” (s. 68), “Paslı bir kapandır insan paslı bir kapan” (s. 69), “Dönsem havada dönsem” (s. 69), “Daha gel daha” (s. 40).

    Şiirlerinde ikilemelere de sıkça başvurduğu görülüyor:
    böyle böyle” (s. 13), “daralıp daralıp” (s. 14), “gitsem gitsem” (s. 16), “yavaş yavaş” (s. 18), “durup durup” (s. 49), “açıp açıp” (s. 63).

    Kitapta ön yinelemeler de yoğun olarak kullanılmış:

    Bir yağmuru koymak var sabahın yanına/ Bir yağmuru şimdi üzgün boynuna” (s. 11).
    İçimizden sular geçti/ İçimizden sessizlikler, dalgınlıklar” (s. 11).
    Rüzgâr yine kayalardan söz ediyor/ Rüzgâr gezip gördüğü yerleri anlatıyor” (s. 18).
    Bana beklet yontusunu ayaklarının/ Bana beklet saksında o mahcup çiçeği” (s. 25).
    Her şey bizden ayrı/ Her şey biz varken yan yana oluyor” (s. 30).
    Ellerinde bir ağaç/ Ellerinde telaşlı bir ağaca bakıyorum” (s. 31).
    Sesin -o avlular dolusu/ Sesin -küskün gök, yenik ova” (s.32).
    Azaldığın yerden öpeceğim/ Azaldığı yerden doğanın” (s. 38).
    Onca su zambağı/ Onca taşlık yol/ Onca siyah kuğu arasında” (s. 43).
    Onca çam ormanı/ Onca yenik patika/ Onca sahipsiz yeşil arasında” (s. 44).
    Dünya bir daha dönmez sanırdım/ Dünya bir daha döndü” (s. 46).
    Biri unutsa/ Biri unutmaz” (s. 47).

    Yer yer art yineleme de kullanılmış şiirlerde:

    Bense bir ağaçtan çıkıp geleceğim böyle yeşil/ Böyle baştan aşağı yeşil” (s. 50).
    Tek katlı evlerde mutluluklar aradı. Yok. / Çok çocuklu evlerde cıvıltılar istedi. Yok.” (s. 74) (Yeri gelmişken, “yok” sözcüğünün aynı biçim ve işlevde art yineleme olarak kullanımı için Ahmet Erhan’ın “At Avrat Silah” adlı şiirine bakılabilir).

    Kimi şiirlerde dizelerin de yinelendiği görülüyor:

    Bulutları Kaldır (s.21) adlı şiirde “Böylesi daha iyi”, Leke (s.27) adlı şiirde “Sen başladın her şey geçip gitsin”, Gidiyorduk (s.60) adlı şiirde “Kusura doğru gidiyorduk” dizeleri yinelenir.

    Donuk An adlı şiirdeyse ilk dize, sözdizimi tersine çevrilerek son dizede yinelenir:
    Susarsın bir ırmak durur bir an” (s. 17), “An bir durur, ırmak bir, susarsın” (s. 17)

    Edip Cansever’in "Gelsem gelsem bir solgunluktan gelirim" (Ben Ruhi Bey Nasılım) dizesi dönüştürülmüş ve italik olarak Bölünmeler adlı şiirin yapısına yerleştirilmiş: “Gitsem gitsem bir solgunluğa gidiyorum” (s. 16). Bu dizenin Behçet Necatigil’in bir dizesi olduğunu yazan Hulki Aktunç’u da böylelikle düzeltmiş olalım (Bkz. Hulki Aktunç, Kitap-lık, Sayı 122, Aralık 2008).

    Gidiyorduk adlı şiirdeyse Necati Cumalı’nın “Ay Büyürken Uyuyamam” adlı kitabına bir gönderme var: “Boşuna değil ay büyürken uyuyamamak” (s. 60). Necati Cumalı’nın yalın dili, gönderme yapılan kitabın taşrayı, taşradaki insanların cinselliğini anlatıyor oluşu bu selamlamanın nedenini oluşturuyor diye düşünüyorum.

    Kitapta bir tek özel ad geçiyor: Theşub (s. 39). Teşub, Hurri dininde ve Hititlerde fırtına tanrısıdır. Şairin çocukluğunun ve ilk gençliğinin geçtiği coğrafya Hititlerin eski yerleşim bölgelerinden biridir. “Sana fırtınayı dinleteceğim / Theşub’un çığlığını” (s. 39) dizeleri aşk’ın erotik bir gerilimle birlikte bireyin iç dünyasında yarattığı fırtınayı ve bunu sevgiliyle paylaşma arzusunu yansıtıyor.

    Belki Sessiz’de yer alan şiirler, ilk kitabındaki şiirlerden biçimsel açıdan pek bir farklılık göstermiyor. Dize kuruluşlarında ve dilin kullanımındaysa Kuytumda’ya göre daha özenli ve titiz davranıldığı gözden kaçmıyor. Kuytumda’daki “Herkes pastel bozgundu kendine” (s. 13) gibi kötü dizelere, “Ortaçağın vahşi savaşında” (s. 31) gibi yanlış kullanımlara bu kitabında rastlamıyoruz. “İncinirim şapkası düşmüş bir sözcükten” diyen şairi ilk kitabının Fotoğraf şiirinde yer alan “mahkum” (doğrusu “mahkûm”olacaktı) sözcüğü de incitiyor olmalı, (Kuytumda, s. 31).

    Şiirsel yapı yatay ve dikey olarak dizelerle kuruluyor Belki Sessiz’de. Şiirlerin başlıkları büyük harflerle verilmiş. Dizeler büyük harflerle başlatılıyor. Kitapta yer alan dizelerden yalnızca dördü kırılmış ve artlama dizeler küçük harfle devam ettirilmiş (bkz. s. 17, 20, 27, 54, 55). Noktalama işaretleri yok denecek kadar az kullanılmış: 2 tane nokta, 2 tane üç nokta, 23 tane virgül, 1 tane ünlem işareti. Hem noktalama işaretlerinin azlığı, hem de tekli ve ikili dizeler arası geçişlerdeki sessizlikler derin yapıda çağrışımlar yoluyla anlamsal ilişkileri düzenliyor, yeni anlam katmanları oluşturuyor. Olmuyor (s.65) adlı şiirde öznenin söylemleri iki ayrı yerde (ayraç) içine alınarak verilmiş. (Ne çok severim ayraç içinde sunulan dizelerin yankısını).

    Gonca Özmen şiirinin kültürel artalanı çocukluğunun geçtiği taşradır. Bunu şiirinin sözcük dağarını incelediğimizde çok açık görüyoruz: rüzgâr, yağmur, ırmak, dere, gök, dutluk, ova, yaban inciri, şeftali, ardıç, çam ormanı, bulut, kuş, kelebek, karınca, yaban arıları, avlular, tenha evler, ahşap kapılar, patikalar, su zambakları, sardunya, zeytin ağaçları… “Tarlalarda koşuşturan, ağaçlara tırmanan, meyveleri dalından kopararak yiyebilen, böceklerin seslerini ayırt edebilen, çekirgelerin zıplayışını da sümüklüböceklerin gümüşten yollarını da izleyen, çiçeği de dikeni de, koşmayı da düşmeyi de bilen bir çocuk”tur o (Kitap-lık, Şubat 2010). Çocukluğun belleğindeki izleri, doğayla bu içli dışlılık şiirlerine yansıyor.

    Belki Sessiz’de yer yer alışılmamış bağdaştırmalara rastlarız:

    gecenin susmayan ağzı” (s. 14), “boynunun bahçesi” (s. 14), “okşuyorum tüylerini gecenin” (s. 16), “bir kadın bir ırmak döktü içine” (s. 27), “suyun kanı” (s. 34), “küflü yorgunluk” (s. 34), “ağzın yaprak kırgınlığı” (s. 41), “kekeme avlu” (s. 48), “suyun yarası” (s. 59).

    Belki Sessiz’deki şiirlerde imgeler anlatımın ağırlıklı öğesidir:

    Ben, o kâğıttaki/ Makas iziyim hâlâ” (s. 24), “Baktık acımız bir perde/ Kapattık” (s. 11), “Üç beş sandalye yetiyor hüznü ağırlamaya” (s. 16), “Söz bir ürkek hayvan/ Gizlenir çalı dibinde” (s. 17), “Nasılsa çiçek açar bir çocuğun kesik kolu” (s. 19), “Gitsen uzak kentler bulaşacak yüzüme/ Konuşsan suya sessizliğim” (s. 22), “Gölgesiz bir suydum” (s. 23), “Yüzümde suskun ev tenhaları” (s. 25), “Kederimdeki faytonun ağır aksaklığı” (s. 25), “İkimizden esen rüzgâr/ yapraklar topluyor nasılsa” (s. 27), “Gövdemde bir patika uzar durur” (s. 28), “Ah sevgilim aramızda bir iğne/ Beni sana dikiyor” (s. 31), “Bense orda bir ağaç sadece kuşların bildiği” (s. 33), “Uzunca bir yolu gider gelirdi gözlerin” (s. 37), “Beni öpersen dağılır zaman / Avlun olurum arsız otun” (s. 37), “Ağzındı / Yıkılan ceviz ağaçları gibi// Tüm sesleri toplayıp gitti” (s. 42)

    Gonca Özmen şiirinin bazı handikapları var, bunları burada paylaşmanın yararlı olacağını düşünüyorum:

    İncinirim şapkası düşmüş bir sözcükten/ (…)// Aksağını sevseniz şiirin, kusurunu (s. 64). Üstteki ikiliğin başında yer alan “incinirim” sözcüğü, anlamsal olarak, izleyen ikiliği de kapsıyor. Şapkası düşmüş bir sözcükten, şiirin aksağını, kusurunu sevenlerden incinen bir şairle karşı karşıyayız. Mükemmelliyetçi bir tutumu var Gonca Özmen’in. Biçime önem veriyor, disiplinli bir şiir kuruyor. Ritim için matematiksel hesaplara girişiyor, biçimi zorluyor. Şiirin biçimi üzerinde uyguladığı aşırı disiplin şiirini kısırlaştırıyor sanki. Arayışa girişmektense elindekiyle yetinmeye, durduğu yeri sağlamlaştırmaya çalışıyor Gonca Özmen. “Ben oldum!” havasında görüyoruz şairi. Verilen ödüller, hiçbir eleştirel derinliği olmayan övgü dolu yazılar şairi böylesi bir havaya sokarken şiirinin de yerinde saymasına neden oluyor ne yazık ki. Yeni arayışlara açık olmaması Gonca Özmen şiirinin handikaplarından birini oluşturuyor.

    Gerek Kuytumda’daki gerekse Belki Sessiz’deki şiirleri okuduğumuzda İlhan Berk etkisi hemen göze çarpıyor ki Gonca Özmen şiirinin en önemli handikaplarından biri de işte budur. İlhan Berk’in biçemine ve sesine yaslanan bir şiirdir Gonca Özmen’in şiiri. Şiirlerde kullanılan sözcükler bile İlhan Berk’in sıklıkla kullandığı sözcüklerdir: nehir, rüzgâr, ırmak, deniz, ağız, leke, çocuk, gök, yaprak vs. Genç şairler için en büyük tehlikelerden biridir bu, usta bir şairin etki alanında kalmak, yörüngesinde gezinmek. Genç şair kendi sesini, biçemini ortaya koyamadığı sürece nasıl kişilik kazanabilir? İzlekleriyle, sözcük dağarıyla, sesiyle, biçemiyle bu kopuşu sağlayabilmek için var gücüyle çabalamalıdır Gonca Özmen. Asıl şiirini bu kopmayı ve hesaplaşmayı gerçekleştirdikten sonra yazacaktır diye düşünüyorum.

    Bu şiirin diğer bir handikapıysa, izleksel anlamda “aşk”ın ateşten çemberi içinde dönüp duruyor oluşudur. Gonca Özmen, sıkıntılı biçimselliklerden kurtulup yeni izleklere açabilmelidir şiirini. Bu şiirin aşk izleği içinde kendini tekrarlayarak tüketmesi Gonca Özmen’in olduğu kadar Türk şiirinin de kaybı olacaktır.


    Kaynak:*Kenan YücelŞiir’den Dergisi, Kasım – Aralık, 2. Sayı (28.10.2012)
  • İstanbul'u Dinliyorum - Orhan Veli

    Ekleyen: Sadık Doğan → 27 Ekim 2012 Cumartesi

    İstanbul'u Dinliyorum - Orhan Veli

    İstanbul'u dinliyorum, gözlerim kapalı
    Önce hafiften bir rüzgar esiyor;
    Yavaş yavaş sallanıyor
    Yapraklar ağaçlarda;
    Uzaklarda, çok uzaklarda,
    Sucuların hiç durmayan çıngırakları
    İstanbul'u dinliyorum, gözlerim kapalı.

    İstanbul'u dinliyorum, gözlerim kapalı;
    Kuşlar geçiyor, derken;
    Yükseklerden, sürü sürü, çığlık çığlık.
    Ağlar çekiliyor dalyanlarda;
    Bir kadının suya değiyor ayakları;
    İstanbul'u dinliyorum, gözlerim kapalı.

    İstanbul'u dinliyorum, gözlerim kapalı;
    Serin serin Kapalıçarşı
    Cıvıl cıvıl Mahmutpaşa
    Güvercin dolu avlular
    Çekiç sesleri geliyor doklardan
    Güzelim bahar rüzgarında ter kokuları;
    İstanbul'u dinliyorum, gözlerim kapalı.

    İstanbul'u dinliyorum, gözlerim kapalı;
    Başımda eski alemlerin sarhoşluğu
    Loş kayıkhaneleriyle bir yalı;
    Dinmiş lodosların uğultusu içinde
    İstanbul'u dinliyorum, gözlerim kapalı.

    İstanbul'u dinliyorum, gözlerim kapalı;
    Bir yosma geçiyor kaldırımdan;
    Küfürler, şarkılar, türküler, laf atmalar.
    Bir şey düşüyor elinden yere;
    Bir gül olmalı;
    İstanbul'u dinliyorum, gözlerim kapalı.

    İstanbul'u dinliyorum, gözlerim kapalı;
    Bir kuş çırpınıyor eteklerinde;
    Alnın sıcak mı, değil mi, biliyorum;
    Dudakların ıslak mı, değil mi, biliyorum;
    Beyaz bir ay doğuyor fıstıkların arkasından
    Kalbinin vuruşundan anlıyorum;
    İstanbul'u dinliyorum.

    İstanbul'u Dinliyorum - Orhan Veli Kanık

    Orhan Veli Kanık